Posts Tagged ‘SOL’

Orhan Pamuk’un dili

Aralık 13, 2012

OrhanpamuttetikciOrhan Pamuk işi gücü bırakmış ve geçenlerde (yani 10 Aralık 2012 günü) yabancı burjuva yazar – çizer kalemşor zevatıyla oturup Esad için mektup kaleme almış. Mektup deniyor fakat bana göre sipariş üzerine kaleme alınmış bir yazı.

Neyse soL gazetesi de iki gün sonra (demek ki haber değeri varmış) manşetten bir Orhancık fotoğrafı vererek eline de bir silah tutuşturmuşlar ve başlık olarak da “Orhan Pamuk tetikçiliğe başladı” demişler. Haklıdırlar, aynı şeyleri düşünüyorum, hatta bu haberi görür görmez benim aklıma ilk gelen başlıkta “Kılavuzu emperyalizm olanın” olmuştu.

Zaten o başlıkla da birkaç yerde paylaşıldı. .

Gericiler durur mu(?) soL’un bu manşetinden sonra sosyal medya denen heyula da emperyalizmin çığırtkanlığını yapan Pamuk’u yermek yerine soL’un manşetine takılı kalmış durumda.

Özetle “Nereden tutsanız elinizde kalır haberciliği” yapmışlar, zaten fazlası da beklenmez bunlardan.. Burada o haber portallarının reklamını yapmak (yapmayacağım) istemiyorum(!) ama hakikaten sınırları zorlayacak derecede paylaşımlar yapıyorlar.

Üçüncü sınıf, omurgasız, ne koku ne de ruh var…

Her şeyi geçelim gelelim konuya, Orhan Pamuk NATO generalleri adına demeç vererek bir nevi tetikçilik görevini üstlenmiş durumda. Emperyalist işgale karşı (beğenirsiniz, beğenmezsiniz) duran bir ülkenin liderine “Eğer çekilmezsen Kaddafi gibi ölünün götüne demir sokarlar”, “Ailenin de sonu kötü olur” diyebilecek kadar ne alçaltabilir, sosyal medya soL’un manşetinden sonra Orhan Pamuk ve “Fan Club”larından geçilmiyor ki neden bu kadar tutuştular anlamış da değilim, neyse. Zira o mektubu bir de bu yönden okumak gerekiyor.

Zira yine geçenlerde çarşaf çarşaf el kadar çocukların eline balta, satır, bıçak verip kafa kestirenler hakkında neden gıkları çıkmaz bu “Koyunist” sürüsünün?

Ne yani emperyalistlerle beraber Esad’ın ya da başka bir ülke liderinin(yöneticilerinin) demokrat ve/ya da diktatör olduğuna bunlar mı karar verecek, bu kadar net mi yani. Bu mudur olay?

AKP’nin paralı uşaklığını yapan o dereden beslenen ağızları da dünyanın en pis nehri olan Ergene’den bile kokmuş olan bu aydın zevatının ve onun biricik savunucusu liberallerin, ne kadar gerici eylem varsa Vakit gazetesiyle ortak alan satışına çıkmalarıyla tanınan Devrimci Sosyalist İşçi Partisi’nin kudurmaları nedendir bilinmez. Öyle ya NATO’nun emri, ABD’nin kavliyle göte çubuk sokma meraklısı bu arkadaşlardan başka kim savunacaktı Pamuk’u zaten?

İşte goy goyculuk budur.

Hrant Dink’in tetikçilerine emiri veren Ramazan Akyürek (döneminEmniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire başkanlığı ve yine Trabzon İl Emniyet Müdürü olarak görev yaptığı dönemlerde İstanbul Valisi Erol Çakır tarafından siciline -Emniyetteki hizipleşme içinde- irticai akımlara (Fethullah) yakın, dikkat edilmelidir, ibaresi düşülmüştür)  denen ve AKP’nin Hrant Dink’in Türklüğe hakaret ettiği gerekçesiyle cezasını onayan Ombudsman diye atadığı eski Yargıtay üyesi Nihat Ömeroğlu’na bi’bakın değil mi? Kendisini aklamak için de, “Dosyanın kapağında Hrant Dink değil Fırat Dink yazıyordu yea” diye komik komik savunmalar yaptığını bi’ araştırsınlar da iki çift laf etsinler.

Neyse bu kepazelik ancak bizim dini bütün Müslüman iktidara ve liberallere yakışır.

Orhan Pamuk, Bernard Levy gibi adamlar, emperyalist bir işgal tehdidi halinde, (Irak’ın işgali, Kaddafi’nin tekbirler eşliğinde linç edilmesi, taa Yugoslavya’ya kadar gider bu mesele) Avrupalı orta sınıfın zekası budur, halkları açık işgale ikna etmek ve kamuoyu oluşturmak.

Bu işlerin parolası ve sloganı bellidir: “Ne Sam ne Saddam”, “Demokrasi yokluğu”, “Kimyasal silah tehdidi”, “Halka zulüm.”

Şimdiyse Orhan Pamuk’la birlikte beş tane herif,  “Linç edilirsin, ailen de bundan nasibini alır” diyorsa, daha çaplısını aramayın.

Öyle ya Erdoğan kliği de her kürsüye çıktığında ya da bir TV kamerası gördüğünde kaşlarını çatıp BM’lere çemkirerek, NATO’yu göreve çağırıyordu.

NATO’nun himayesinde Almanya’nın göndereceği Patriot füzeleri içinde aynı ağzı kullanıyorlardı. Neymiş efendim: tetik bizim elimizde olacakmış.

Doğrudur: Türkiye bu iktidarla olsa olsa tetikçi bir ülke olur. O ülkenin yazarı da işgalci dili…

Not: Sakın Orhan Pamuk 301’den yargılandı, bu ülkede 30 bin Kürdün ve bir milyon Ermeni’nin öldürüldüğünü dile getirdiği basit beyanına girip Pamuk savunusuna koşmayın. İğrenç bir şey olur, netice de tek bir öznenin bile adını zikredemeden şimdi elli emirliğe bölünmüş (Arap Ligi), siyahilere bayrak yedirilip ulu orta linç edildikleri, kadınların bütün özgürlüğünün yok edildiği devrimin savunucuları, bu ülkenin halkından toplanan vergilerle Kuzey’de besiye çekilen ve bu işin taşıyıcı ve taşeron firması konumundaki parça parça iş alıp kendini kotaran, fason AKP’den para aldığı için bir katliamı savunanların, Özgür Suriye Ordusu adlı ulu orta yerde hırsız ve çapulcu cinayet şebekesinin destekçiliğine düşerler. Bu iş AKP’li yetkililerinin “Patriot füzeleri” konusunda ki açıklamalarına benzer, ibretliktir efendim: tetik bizim elimizde!

‘Sol’un Türkiye’nin devrimci tarihten kopuşu ya da ‘demokratikleştiğimizi’ düşünen ahmak liberal solcular üzerine

Aralık 21, 2011

Türkiye’de son 3-4 yıldır, Okyanus ötesi planlanan uygulamalar gördük. Bunlardan ilki elbette ki Ergenekon, ikincisi de devrimcileri de içerisine alan Devrimci Karargâh Örgütü davası ve son olarak Kürtlerin tasfiyesi anlamına gelen KCK davası. İşte Türkiye’nin siyasal gündemini büyük ölçüde belirlediği bu süreç sözde kendini sol veya sosyalist olarak tanımlayan kimi çevrelerin de ne kadar sol (turuncu sol anlamında) olduklarını ortaya çıkardı. Kuşkusuz bu bir ayraçtı, bu ayraç şimdi kendi döngüsünde hareket ediyor gibi. Fethullahçı güruh artık bütün sorunlarını ülke içinde hal etmiş ve nihayeyet elini artık irili ufaklı diğer cemaatlere uzatmıştır. O yüzden eski Karaköy çaycısı Cübbeli denen adam Metris Cezaevinde Aziz Yıldırım’a yakın bir koğuşa konuşmuştur.

Evet, konumuz bu değil, fakat en önemlisi bu ayracın; Türkiye’nin en tanınmış ve saygın aydınları, hukuk dışı suçlu ve yöntemlerle ‘teröristlik’ ve ‘darbecilik’ ile suçlanarak gözaltına alınıp tutuklanırken, bunu ‘oh olsun’, ‘onlar tepişsin biz seyredelim’ diyerek, o dillerinden hiç düşürmedikleri ‘insan hakları’ ve ‘demokrasi’ duyarlıklarını(!) bir kenara atarak sadece seyretmekle yetinmişlerdir ve halende bununla tatmin olup, ‘ileri demokrasi’ demektedirler.

Türk devriminin (Türkiye Devrimci Hareketi (TDH) başta olmak üzere) tarihinin bütün karşıdevrimci geleneğinin mirasçısı AKP ve Fethullah Gülen çetesinin yanında saf tutan bir sol ile bütün Türkiye devrimci geleneğini (Jön Türk geleneği de buna dâhildir), hatta 1960 hamlesi ve 68 Hareketi’nin ilerici ve devrimci birikimini karşı karşıya getirmiştir. Başka bir deyişle, emperyalizm güdümlü sol ile yurtsever-devrimci-sosyalist sol arasındaki bugünkü saflaşma, bütün güncel temel siyasi olaylarda emperyalizmin programı ve gündemine göre siyaset yapanlarla, Türkiye’nin gerçek bağlamda sorunlarıyla ve gündemine göre siyaset yapanlar arasındadır.

Öyle ki dünya çapındaki son 20 yıllık neoliberal dalganın Türkiye solundaki uzantısı olan ‘liberal sol’ diye tanımladığımız bazılarının kendini daha çok ‘demokratik sosyalist’, ‘yeni sol’ (neo-sol) olarak tanımlamayı arzu ettiği, Amerikan merkezli ‘küreselleşme’ damgalı bu kesimin başta Ergenekon davasıyla geldiği nokta, nasıl trajikomik bir konuma sürüklendiklerini görmek açısından önemlidir. İşte bu trajikomik konum ardından Devrimci Karargâh Örgütü ve KCK davasını peşi sıra ardından getirdi.

Artık onlara göre anti-emperyalist, bağımsızlıkçı aydınlar neo-faşisttir ve Ufuk Uras gibilerince bu olay ‘hayırlı bir gelişme’dir. Öyle ki bu davalarla birlikte faşizm soldan ayıklanmış ve ayrılmıştır. Kendini sözde sol ya da sosyalist olarak tanımlayanların yüz seksen derece birbirine karşıt konumlara düştüğü, sözde pratik arasındaki ilişkinin böylesine koptuğu ve kavramların anlamsızlaştırıldığı bir dönemde öncelikle yapılması gereken şey, kuşkusuz temel kavramları gerçeklikle ve yaşanan sürecin dinamikleriyle uyumlu bir biçimde yeniden tanımlamaktır. Değilse halk sola, devrimcilere nasıl güvenecek(?) son 30 yıldır solla halkın arasında yaşanan sorunun esasına nasıl değinilecek sorusu akla gelmelidir?

Evet, sol nedir?

Son 40 yıldır binlerce örneğini yaşadığımız gibi öyle isteyen istediği gibi kendine solcu diyebilir mi ya da giydiği solcu şapkasını istediği zaman çıkarıp istediği zaman (CHP ya da Kılıçdaroğlu misali) giyebilir mi(?) ya da içeriğini ve anlamını ve de tanımını istediği zaman değiştirebilir mi?

Peki, o zaman bilimselliği ve nesnelliği nereye koyacağız?

Öyle ya döneminde Özal başta olmak üzere, bugünde Tayyipgillerin çok kullandığı ‘değişim’, ‘yenileşme’ gibi kavramlar ve toplumların istikrar ve refahının artmasını, insanların eşitlik ve özgürlüğünde gerçek anlamda ilerleme ve bütün bunların sağlanmasında tayin edici olan bilim ve teknolojik gelişmeyi sağlama anlamında nesnel bir ilerlemeyi nereye, nasıl koyacağız?

Yoksa gerçekte insanlığın aleyhine bir avuç emperyalistin ve işbirlikçinin, kârına kâr kattığı, tarikatların fink attığı sistemin yağma ve hırsızlık operasyonlarını gizleyen sözüm ona modernleşme adı atlında burjuva liberal yazılı ve görsel basında gece gündüz aynı başlık ve resimlerle süslenmiş ritimleri bile aynı olan yalanları halka yutturmak adına sol söylevler dâhil dini bile bu işe katanları yok mu sayacağız ve buna ‘sol’ mu diyeceğiz?

İşte bütün mesele bu tarihler boyunca din dâhil bütün ibneliklerin zenginler tarafından uydurulduğu masalında yatmaktadır. Örneğin Kanal 7, Samanyolu (ben Yalanyolu diyorum), Show, Haber Türk, Atv, Kanal D, NTV ve CNN Türk gibi özelikle Amerikancı diğer yarısıysa İngiliz merkezli ve dini dogmaları kendine referans eden kanallara bakın(!) derim. Kalp Gözü, Sırlar Dünyası ve Kurtlar Vadisi ve Kur-an’ın şifrelerini çözen işte sözde bilim adamları(?).

Oysa biliyoruz ki Marks’ın da belirttiği gibi bütün mesele ezen ve ezilen arasındaki temel çelişkide ve sınıflar mücadelesi tarihinde ki gerçekliktedir. Çok iyi bilinir (biliyoruz) ki, 1789 Büyük Fransız Devrimi’ndeki cumhuriyetçiler kralcılara karşı bir saflaşmaya giderken, feodalizmin tasfiyesi için cumhuriyetçiler ve onların en devrimci kanadı olan Jakobenler, parlamentonun sol tarafına oturduğu için solcu (solda) diye tanımlanırdı. Kralcı ve çürüyen feodal sistemin ağababaları (o günün pezevenk zengin kodamanları) ise, parlamento kürsüsünün sağ tarafında oturdukları için, sağcı olarak adlandırırlardı.

O yüzden 19. yüzyıl boyunca, 1870’lere kadar ki solculuğun tanımına bir bakın: eşitlik ve özgürlük ilkesi nasıl tanımlanıyormuş ya da emekçilerin ve bireylerin yaratmak istediği özgürlük ve de toplumsal demokratik kurumlar, hukuki yapının oluşturulması, bağımsız bir devleti kurmanın birincil hedefleri arasında bir yurttaşın ben solcuyum, devrimciyim diyebilmesi için pratik olarak mücadeleyi desteklemesinin gereklerini ve sol / solculuk bağlamında, büyük bir strateji ve çok kapsamlı bir mücadele ve stratejinin adının temel niteliklerini din, dil, ırk ayrımının yapılmadığını öğrenmeleri gerekiyor. Demek ki başta Ufuk Urasçılar, DSİP’liler, Yetmez Ama Evetçiler, Altan familyası ve diğer bilumum kendini solda zan eden züppeler bunu öğrenmelidirler.

Kural budur, doğası gereği anti-emperyalist politikayı kendine referans yapmak. Birincisi de arada bir sol etiketi hatırlanarak, anti-emperyalist söz sarf edenlerin Marksist laf ebeliğini yaparak ortaçağ kurumlarına alet olmamaları gerekiyor. Örneğin dün bu ‘Türbana özgürlük’tü, bugünse ‘Molla’ya ‘Mel’e’ demek gibi.

Belki de liberal solun, Türk devrimi geleneğinden koparak nasıl tarihin ve Türkiye’nin bugünkü devrimci gündeminden de koptuğunun ve tarihin dışında düştüğünün en önemli göstergesi Atatürk’ü, ya da Kemalizm’i sol olarak görmesidir. Fakat şu var ki, Ekim Devrimi başta olmak üzere Kurtuluş Savaşı 20. yüzyılın tarihini belirleyen en önemli öncü devrimleri gerçeğinin üstünü ört(e)mez. Her iki devrimde ‘Batı’lı şablona karşı çıkmıştır. Her ne kadar Kemalist Devrim’i burjuva demokratik devrim olarak görsem de bu ilerici bir devrimdir ve bu olgu bugün daha da çok net olarak görülmektedir. Fakat liberal sol bunu reddederek tarihin dışına düşmek bir yana, bilimsel sosyalizmin özü olan materyalizmi de reddetmiş oluyor. Bunun ‘Ergenekon ve Sosyalistler’ kitabının hazırlayıcısı Merdan Yanardağ’a baktığımızda görebiliyoruz.

Merdan Yanardağ, fikirleriyle anti-emperyalist cephede yer alırken sosyalistliğin tanımını gayet iyi yapmaktadır. Bir de bu işin küsuratları vardır: onlarda Kürtçü cephede (Sırrı Süreyya Önder ve Hasip Kaplan gibi isimleri şuan bunun dışında tutuyorum) PKK’li Murat Karayılan, kendisini hiçbir zaman Marksist görmeyen ama arada bir liberalizmle – milli demokratik çizgisi arasında gidip gelen Abdullah Öcalan, BDP’li Sırrı Sakık ve Ertuğrul Kürkçü, Mahir Sayın, solculuktan istifa eden ‘Birikim’ci Ömer Laçiner, EMEP’li Levent Tüzel gibi davulun liberal tokmağı olanlardır. Görünüyor ki, birileri tarihin safrası ve niteliğini yitirerek Menşevikleşme yolunu seçmeye ya zorlanıyorlar ya da gönüllü olmak zorundadırlar.

O yüzden bence ‘liberal sol’ tanımını değiştirip ‘liberal muhafazakâr’ deyimini kullanmak gerekmektedir bu tipler için. Ki, küreselleşmenin taktiği olan ‘eski sol söylemlere sahip çık, sağ söylemleri solun üstüne yık’ çarpıtmasının arkasında kuşkusuz demokrasi ve özgürlükçü silah kullanılmaktadır. Örnek mi(?) ‘Batı düşmanlığı faşistliktir’, ‘faşizm liberal demokrasi düşmanıdır’, ‘Amerika faşizme düşmandır’ gibi kavramlarla devrimciliği maniple eden, solculuk adına ahkâm kesen ve ders verenleri eminim basından ya da onların TV’sinden görmüşsünüzdür…

Görülmeyen tek şey ise, eskiden (yine emperyalizmin o fenomen etkisiyle) orduya dayanarak yukarından yapılan darbelerin yerinin şimdi yine aynı fenomenin aşağıdan yapılan sivil darbelerin yerini alması olmasıdır. Ortadoğu’da Mısır’daki liberal ‘Müslüman Kardeşler’e, Kaddafi sonrası Libya Ulusal Geçiş Konseyi’ne bir bakın. Öyle ki, Amerikan emperyalizmi tarafından finanse edilen ‘Arap Baharını selamlayan’ yazıları görüp, alkış tutanlarımız bile var.

İşte bundandır ki, bütün köksüzlerin vatandan da çok kendine yabancılaştığını, Fethullah’ın potasında eriyen bir ‘sol’ görüyoruz. Cemaatin güdüleni Doğan Tarkançıların, Ufuk Urasçıların, Murat Belgelerin, Baskın Oran vb. gibi diğer turnusolcuların gerçek ‘sol’ içerisinde en zavallılarının, yani liberal solcuların olduğunu artık net görmemiz hakikaten önemlidir. Çünkü sosyalist solun anti-emperyalist temellere dayanan devrimci tarihi, işçilere – emekçi halklara ve tarihe karşı bir sorumluluk taşımaktadır. Solun ettiğinde bu aymazlık ve ikiyüzlülük yoktur.

Olmamalıdır, olmayacaktır da!

Bilinmelidir ki ceplerine tıkılan dolarların getirdiği hezeyanla ortalığa atlayıp sosyalist sola saldıran liberal solcuları, yani bay Recepist ve Amerikan sever Murat Belgeleri, Ufuk Urasçıları, Roni Margulliesleri, Doğan Tarkanları, Halil Berktayları, Oya Bardayları ve bilumum diğer liberal şarlatanların AKP iktidarına muhalif herkesi şarlatan olarak gören bu kadrolara en iyi cevabı elbette sosyalist sol verecektir. Tıpkı Hopa’daki despotizme direnenler gibi.

Hopa davasının gösterdikleri ve iktidarın kirli işleri

Aralık 12, 2011

Tarih 09. 12. 2011, Cuma gününü gösterdiğinde, sokaktaki devrimcileri ve toplumsal gerçek muhalefettin olmayışı yaygarasının asılsız olduğunu Ankara’daki Hopa davası bir gerçekliği iktidarın inadına bir kez daha göstermiş oldu. Dikkat ettim, Hopa davasının görüleceği tarihi belki de burjuva ve liberal medya kendi sınıfının çıkarlarını gözeterek görmedi, görenlerde belki de sırf adı gazetecilik olsun diye göstermelik bir yayıncılık gösterdi. Ama en önemlisi bir çoğunluğu bu işi yaparken AKP’den çekinerek yaptı.

Netice de onlar bunu bir devlet meselesi olarak görüyor ve/ya da Erdoğan’ın devlet meselesi olarak görüyorlardır. Bana göre değişen bir şey yok, sonuçta her ikisinde de Erdoğan başroldedir.

Okuduğuma göre Avrupa ve Amerika’da da bu iş böyleymiş, örneğin New York basını ve TİME dergisi. TİME’i ciddiye alanlar bence sefilce hareket ediyorlar. Öyle ya yıllardır köklü bir dergi diye ortalıkta akla hayale gelmeyecek kapaklar yapıp gündemi ciddi bir şekilde meşgul ediyorlar.

Örnek vermek isterim: TİME dergisi Avrupa-Asya ve Güney Pasifik kapağında Erdoğan’ı gösteriyor, yine aynı tarih ve aylarda belki de aynı günlerde gündeminde TİME’in bu sefer ‘INVESTION ISSUE’ diye kapakta bir kuş portesini görebiliyoruz. Burada da akla şu soru geliyor Amerikalılar kendilerine ya da çalışacakları adamların resmini kapaktan vererek akla aykırı bir şekilde analizler yapıyorlar, elbette TİME diğer kapağında ‘INVESTION ISSUE’ derken kapaktaki kuşun kendisine çalıştığını ima etmiyor, onlar kendilerine kimin çalıştıklarını eminim benden de sizden de iyi biliyorlardır. Öyle ki ‘analizi yapılan kişi’ bile inanmıyor ve ‘bu ben miyim’ diye iç geçirip, mutlu bir tebessüm gösteriyor. Zira Erdoğan, kendisine işi görülünceye kadar netice de yanağına düşüp kalktığı içten olmayan bir öpücük kondurulduğunu ‘iyi bir hatip’ olarak umarım biliyordur.

Çünkü aynı TİME kapağında bir Filin poposunu tıpkı şuradaki gibi gösterebiliyor.

O yüzdendir ki Erdoğan’ın ve AKP iktidarının durumu budur, bu durumu sağlayan ve bizlere gösterende birebir Erdoğan’ın hareketleridir. Bir de bildiğimiz emperyalizmin tarihler içerisinde deşifre olmuş bugün için global diye tanımlaya bileceğimiz küresel adımlarıdır.

Bayağı bir geriye gidersek, İngilizlerin Hindistan, Fransızların Cezayir, Amerikalıların Vietnam’la başlayıp, Küba’yla süren daha sonrasında Afganistan ve Irak’a kadar uzanan Ortadoğu’da CIA’nin yürüttüğü şu global politik çizgisidir. Buna elbette dönemin Türkiye’sinde emperyalizme karşı bir halk hareketi olarak doğan Kuvay-î Milliye Hareketi’nin başlatmış olduğu Kurtuluş Savaşı’nı da ekleyebiliriz, bununla birlikte dönemin soğuk savaş politikalarını da.

Emperyalizmin ölçüsüz kazandığı yerlerde hayali bir politika yürütmek isterken kullandığı birincil araç burada elbette medyadır. Geçmiş dönemin şartlarında TV’lerin olmadığı dönemlerde radyolar, gazeteler(…) günümüzdeyse TV’ler ve teknolojinin akla hayale gelebilecek her türlü araç ve gereçleri.

Yine Amerika’nın Suriye’de lider olarak görmek istediği Galyun, Wall Street Journal’de konuşabiliyordur ve Amerikan rejiminin İran ve Lübnan Hizbullah’ına (hatırlayanlarbilir Lübnan Hizbullah’ından söz ederken karıştırılmasın İstanbul-Beykoz’da bir villaya 17 Ocak 2000’de düzenlenen operasyonda silahlı çatışma sonucu Hizbullah terör örgütünün elebaşısı Hüseyin Velioğlu’nun ölümünden öncede Lübnan Hizbullah’ı Türkiye’deki Hizbullah örgütünü tanımadığını deklere etmişti) kadar uzanabileceğinin propagandasını yapabiliyor.

Esad’ın Erdoğan’a, Erdoğan’ın Esad’a kameralar karşısına geçip ‘Arap kardeşim’ demesinin üzerinden bayağı bir zaman geçti, Esad’ın aptallığı o gün zaten yüzünden okunuyordu ve Erdoğan (yine o gün bunu TV’den izlerken görmüş ve her ikisine hakikaten ne kadar küfür biliyorsam sıralamıştım) oysa ta o gün oymaya başlıyormuş meğer Erdoğan ‘Arap kardeşi’nin altını. Şimdiyse görünen köy kılavuz istemiyor, dün acımazsıca Erbakan hocasının kadim dostu Kaddafi’nin ipini çekerken, bugünse Esad’ın ipini Amerikalıların ve NATO’nun çıkarları doğrultusunda çekmeye çalışıyor.

Çünkü Amerikalıların Libya’da Kaddafi’yi devirmek için harcadıkları ve NATO üzerinden Tayyip Erdoğan’ın eline saydıkları paralar bugün Suriye’de sözüm ona Esad muhaliflerine para ve silah olarak Ali Babacan’ın sözlerinde kendini  bulabiliyor.

Özetle TİME ve Türkiye’deki işbirlikçi uzantıları sözcükleri artık piçleştirmeye başlamıştır, bu da sevgili Merdan Yanardağ üstadın “Hopa davası yeni rejimin turnusol kâğıdıdır” başlıklı yazısındaki gibi şu sözünü hatırlatıyor: “…liberalizmi yenilgiye uğratmak ve toplumdaki akıl tutulmasını parçalamak için bütün koşullar olgunlaşıyor.” Evet, tamda bu noktadayız. İşte Hopa davasındaki siyasal gelişme sokağın boş olmadığını, mutlaka herhangi bir köşesinde sokaklarda devrimcilerin olduğunu bir kez daha gösterdi.

Çünkü günümüzde gazeteciliğin artık piç bir meslek olduğu ve en müthiş piçlerinde Paris ve New York’ta yaşadığını bizlere gösterdi. Sonuç olarak bu piçlerin bazen de Türkiye’ye geldiğini bir TİME dergisinden, bir de AKP’ye yakın olanlardan görebiliyoruz!

Umarım ki, Hopa davasında kendini gösteren sosyalist sol muhalefetin ve AKP’nin kirli işlerini ifşa edenlerin, son dönemlerde popüler olan ve sırf iktidara muhalif ettikleri için emperyalizm üzerinden yürütülen ve de birçoğunun haksız yere tutulduğu Ergenekon, Devrimci Karargâh, KCK üzerinden tutuklu bulunanlar içinde gösterilmesidir.

O yüzden Gramsici gibi hücrelerinde yazıp, Metin Lokumcu gibi direnenlere: Hopalı yoldaşlara, TKP’lilere, BDP’lilere: Hasip Kaplan ve Sırrı Süreya Önder’e, CHP’li Şafak Pavay’e, Behzat Ç dizisindeki Akbabaya yani Berkan Şal’a, Ankara Sanat Tiyatrosu sanatçılarına, ÖDP’lilere, Liseli Devrimcilere, Halkevci, Kolektif ve Gençlik Muhalefeti üyelerine, bu ülkenin gerçek aydın yazarlarıyla birlikte özgürlük için sokağa çıkan herkese selam olsun!

Che Guevara’nın da dediği gibi: “Venceremos!”

Kazanacağız!

SOL’Sempatizanlık(!) ve bezirgânlar

Kasım 22, 2009

Kuşkusuz Türkiye’de ve dünyada birçok bölünme sol adına yaşanmıştır.

 Özellikle burada soldan söz ederken, sosyalistlerin ayrışmasından – bölünmesinden söz ediyorum. Yoksa emekten, özgürlüklerden yana olmayan ve sermayeye dalkavukluk yapan bir kısım sözüm ona solculuk teraneleri içersinde olan SOL’Sempatizanlıktan söz etmiyorum.

Bu yüzden belki de bir kategoriden ve standarttan söz etmeliyiz. Bunun için örneğin Rusya’da ki 1902 yılında yaşanan Bolşevik – Menşevik ayrışması kıstas olabilir ya da 1915–19 tarihlerinde ki II. Enternasyonal dönemine bakmakta da fayda olabilir. Ve/ya da Türkiye’de yaşanan TİP döneminde ki ortaya konan tavra bakmalıyız.

O tavır herkesçe bilinen Milli Demokratik Devrim (MDD) ve Sosyalist Devrim (SD) zıtlaşmasının getirdiği buhrandı ve halende bana göre devam ediyor.

Öncelikle Milli Demokratik Devrim’le başlayalım, 1960’ların ikinci yarısında (TİP) içindeki bölünmenin yönlerinden biriydi. Özellikle Mehmet Ali Aybar’ın liderliğindeki Türkiye İşçi Partisi (TİP) çevresi, Milli Demokratik Devrim (MDD) ile Sosyalist Devrim (SD)’i birbirinden ayrılamaz olduğunu savunup doğrudan bir sosyalist devrimi tercih ederken, Mihri Belli’nin kavramlaştırdığı MDD çizgisi, Türkiye’ye daha uygun bir devrim olarak ikinci bir grup tarafından tercih edilmişti. Bu gruptakilere göre devrim, Sovyetler Birliği’nde Şubat 1917’deki askeri isyan ve Kasım 1917’deki Bolşevik darbe süreçlerinde olduğu gibi iki aşamalı olmalı savını savunmaktaydı. Önce MDD, ‘Askeri darbe’ şeklinde ‘Genç subayların’ önderliğinde gerçekleşecek sonra da ‘Proleter devrim’ şiddete dayanmadan kesintisiz bir şekilde işçi sınıfının hâkimiyetini kuracaktı. (Bu görüşün şuan ki temsilcisi ve devamcısı D. Perinçek’in önderliğini yaptığı İşçi Partisi’dir. .)

Çünkü MDD ile SD’den farklı türde çelişkilerin çözümünü içermekte, dolayısıyla farklı hedef ve ittifaklara dayansalar da birbirlerini tamamlamaktaydı.

Sosyalist Devrim ise, kısaca devrimin şehirden geleceğini ve bunu işçilerin yapacağını savunan siyasi görüştü. Kurucusu Marx, uygulayıcısı Lenin’dir de diyebiliriz. Yani en büyük adım olan ve Ortodoks Marksistlere göre bu devrim kapitalist baskının artmasıyla örgütlü işçi sınıfının mücadeleye girmesiyle başlayan süreç ve 19. y. y’daki işçi mücadeleleri düzeni değiştirecek bir devrim yapmış olmasa da günümüzde 8 saatlik iş günü, çocukların vahşi kapitalizm karşısında amansızca sömürüsünün yasaklanmasına, sendikalaşma hakkı gibi birçok kazanımın elde edilmesini de sağlamıştı(r). Marx’ın Kapital’de uzun uzun belgelerle anlattığı ‘Britanya Kapitalizmi’nin yola gelmesinin nedeni tamamen bu Marksist mücadelenin pratik bir sonucudur. Yani ‘Marksizm sadece bir teoridir’ gibi iddialara verilecek en sağlam cevaptır da(!)

Sosyalistlerin milli meselelere bakışı

Birlik ve dayanışma ortamını bozucu mezhepsel, etnik, dini vb. konular yıllardan beri sosyalist solun içinde olduğu sorunlardandır. Kapitalizmin karşı psikolojik ve fiziksel saldırısı da bu tip aydınlığa kavuşmamış alanlardan gelmekte.

Şüphesiz bugünkü sorunun başında, milliyetler meselesi ve din üzerine yürütülen siyaset ve de savaşlarla oluşmakta hatta buna feodalizmi bile koyabiliriz, çünkü hem Güneyimizde hem de Kuzeyimizde sürmektedir. Dini çatışmalar, pratik düzlemde daha çok ulusal sorunun içerisinde konumlanıyor. Yani bugünkü durumumuzu anlatıyor. En azından Türkiye gibi laikliği biraz olsun yerleştirme aşamasında girmiş ülkelerde, işbirlikçi kapitalizm, özgürlükler adına dinsel konularda ilerici rol oynarken, aynı şekilde özgürlükler bahanesiyle ulusal sorunu çözümsüzlüğe itiyor. Tartışma konusu olan her sorun gibi, ulusal sorunun da tarihsel süreç içerisinde nasıl geliştiğini incelemek, gerek çözüm konusunda gerekse önerilen çözümlerin doğruluğu / yanlışlığı bağlamında yol gösterici olacak kuşkusuz.

Bundandır ki, Ortadoğu coğrafyasının kritik ülkesi Türkiye ve kritik halkı Kürtler de ulusal sorunun en canlı ve güncel örneklerinden. Kürt egemen / ezilen güçleri, Anadolu topraklarının sınıfsal konumuyla içli dışlıdır; bir ayağı finans kapitalin merkezi olan İstanbul’dadır, diğeri tefeci – bezirgân tabakanın kuvvetli hâkimiyet sahası Güneydoğu Anadolu’dadır.

Neticede yıllardır eleştirdikleri Türk burjuvazisinin Güneyden çekilmesini isteyen bu güçler, özelikle de Özal başta olmak üzere Demirel ve Çiller döneminde Kürt burjuvazisini oraya konuşlandırmıştırlar. Bugün Kürtleri sömüren biricik güç olan Türk sermayesi görevini Kürt sermayedarlarına bırakmıştır.

Yani bugün üzerinde çokça tartıştığımız – konuştuğumuz – ayrıştığımız – bölündüğümüz ulusal sorun kapitalizmle ile birlikte dünya halklarının gündemine gelmiştir, tıpkı terör ve terörist kavramını önümüze servis ettikleri gibi, yukarıda adını andığımız bu burjuva siyasetçiler bunun taşeronluğunu yapmışlardır aynen bugün Erdoğan ve AKP’nin yapmayı arzuladığı bu girişimin ilk ayak basıcıları rolüyle de bunun öncüleri olmuşlardır. Belki bunu istememişlerdir yani milliyetçiliği kullanmamışlardır ama dini motiflerle o pek arzu etmedikleri milliyetçiliğe hem Türkleri hem de Kürt halkını maalesef çekmişlerdir.

Oysa bugün bile terör nedir ve terörist kime denir(?) bunun ayrımını ve farkını birçoğumuz maalesef halen kavrayamıyorken kontrgerilla gibi bir sözcüğü bize yine hatırlatmışlardır.

Ulusal sorunun evrensel gelişiminde Anadolu topraklarında birçok kapitalist (emperyal oyun) gerçekleşti. Tekrarlamaktan sıkılmayacağım ve üzerine elimden geldiğince de vurgu yapacağım, en büyük oyunun şuan oynanmakta olduğu görüngüsünü göremiyorsak gerçekten bu işin planlayıcıları işlerini ya iyi yapıyorlar ya da toplum olarak hepimizin algılama gibi bir sorunu var.

Kapitalizmin örgütlenme biçimi

Kapitalizmin şafağıyla beliren bireylerin uluslar biçiminde örgütlenme süreci, dört kısımdan oluşmaktadır. Birinci dönem, burjuva devrimleri zamanıdır. İkinci dönem 1873 ekonomik kriziyle oluşmaya başlayan 20. y. yıl tekel dönemidir. Sovyet deneyiminin örnek olduğu PROLETARYA DİKTATÖRLÜĞÜ, üçüncü dönemi ve modern sınıfsız toplum da dördüncü bölümü oluşturmaktadır.

Yukarıdaki alıntı Halk Cephesi’ndendi, birde Kürt meselesine bakan birçok kişi farkında olmadan yine milliyetçilik kisvesi altında Kürt meselesine nasıl bakıyor birde ona bakalım. Örneğin kendini solcu olarak hatta bir Marksist olarak atlandırabilecek Birikim dergisi (sahibi) ve başyazarlarından bir kişi olan liberal solcu Ömer Laçiner’e bakalım: “Sol jargon içinde konuşursak en kestirme ifadeyle AKP’nin seçim zaferi bizce Türkiye’de gerçek bir burjuva devrimi yaşanmış olduğunu gösteriyor. Süreç içinde bir burjuva devrim tamamlandı ve oturdu. Türkiye’nin otantik burjuvazisi, geleneğiyle, göreneğiyle yüz yıldır iktidar mücadelesi verdiği asker, sivil bürokrata karşı verdiği savaştan galibiyetle ayrıldı. Asker, sivil bürokrat kesim artık bu otantik burjuvazinin belirlediği payla yetinmek zorunda kalacak. Burjuva demokratik devrimin düzeni kendine göre restore etme projesi kapsamında gelişmeler izleyeceğiz. Bu aşamadan sonra sosyalizmin temsil ettiği idealleri savunanların önünde bu idealleri gerçekleştirme hedefi birincil olarak gündemdedir. Toplum, artık burjuva demokratik devrimin gerektirdiği kurum ve değerleri sindirmiştir. Bunu tabii ki kendi tarzı çerçevesinde yaptı.”

Biz toprak reformu, KİT’lerin elde tutulması diyoruz Ö. Laçiner ne diyor(?) kendisine yaraşır bir çizgi çizdiği muhakkak ama bu çizginin cidden solla ilgisi bulunmamaktadır.

Bu kavga zaten, 1970’lere damgasını vuran Milli Demokratik Devrim – Sosyalist Devrim kavgasıdır ki, sosyalist devrimciler, feodal mütegalibeyi göremediklerinden finans – kapitale karşı net tavır alamamışlardır ve onların mirasçıları da bugün Laçiner benzeri yorumlar içerisinde Avrupa Birliği fonu soslu bir AKP özgürlüğü sevdasına kapılmışlardır. Kürt meselesinde de aynı özgürlükçü(!) tavırlarını göstererek yeni emperyalizmin milliyetçi – burjuva planına PKK içerisindeki Barzanici – Apocu saflaşmalarını da ustaca kullanarak gönüllü – ücretli uşaklık etmektedirler. (Bkz. Öcalan yol haritasındaki üç önemli öneriyi açıkladı) adlı yazısı PKK’nin sola bakış açısının bir önsözüdür.

Bugün bu kampın Türkiye’deki finans – kapital oligarşisine ve yandaşı tefeci – bezirgân sermayeye karşı bir görüntüsü yoktur. MDD tarafı ise Kıvılcımlı’nın “MDD’ciler: “İşbirlikçiler” dedikleri sınıfı “Emperyalizm”den başka bir şey saymakla, hem emperyalizmin tekelci kapitalizm olduğunu anlamıyorlar. Hem o yüzden 1970 Türkiyesi’ni ya Afrika ve Hindistan yahut 1919 Türkiyesi kadar gerilerde sanıyorlar” şeklinde haklı eleştirilerine maruz kalıyorlar. Sonuç olarak bir taraf tefeci – bezirgân sermayeyi, diğer taraf da finans – kapital oligarşisini göremiyor, bu şekildeki eksik tezlerini ulusal soruna da uyarlayarak Kürtleri yıllarca içinden çıkılmaz bir emperyalizm bağımlılığına itiyorlar.

“Kürt milli meselesi, yalnızca finans kapitalin direkt sömürüsüyle değil onun tefeci – bezirgân yandaşı ile de ilişkili olduğu, bugün AB fonlarına bulaşmamış sosyalist edebiyat tarafından kabul edilmiştir. Kürtlerin yoğun yaşadığı Güneydoğu Anadolu’da sermaye yatırımının olmaması da, feodal hâkimiyetin etnikçilik sosuyla uluslararası finans – kapitalin oyun sahası haline gelmesini sağlamıştır.  

Türkiye’de ise 1978’de PKK’nın köylücü – milliyetçi söylemlerinin kitlesel geçerlilik kazanmasıyla sol çevreler tarafından olayın burjuva demokratik devrim ile çözüleceği söz konusu edilmiştir. Çünkü batı kaynaklı Marksist verilere göre, feodalizm burjuvazinin düşmanıydı ve Kürt sorununun temeli olan bu tefeci – bezirgân tabaka da burjuva devrim sayesinde çözülebilirdi. Ayrıca modern emperyalistlerin kültürel haklar, dil sorunu vb. konular için özgürlükçü bir tutum takınması kuyrukçuluğa iyice bulaşmış sol içerisinde iştah kabartıcı bir rol alıyordu.

Ancak Türkiye’de kapitalizm öncesi artıkların temizlenmesi kapitalizm taraftarlığıyla değil, aralarındaki rezonanstan ötürü bizzat kapitalizm karşıtı nihai hedefi sosyalizm olan “demokratik halk devrimi” stratejisiyle olanaklıdır. Bu da Türk ve Kürt emekçilerinin ortak mücadelesinden geçer. Kürtlere verilen burjuva nitelikli özgürlükçü haklar ise proleter bilinci yükselttiği ölçüde faydalı; milliyetçiliği körüklediği ölçüde zararlı olmaktadır.” (Çağdaş Balcı, Uğuray Aydos, Halk Cephesi)

Barzani – Talabani’nin milliyetçi çözümü ile Abdullah Öcalan’ın burjuva çözümü

Yukarıdaki sözlere ilave olarak şunu söyleye biliriz, (K. Irak’ta birer halı tüccarından farkları olmayan) Barzani – Talabani’nin milliyetçi çözümü ile Abdullah Öcalan’ın burjuva çözümü arasında sıkışmış Kürt emekçilerinin, finans – kapital oligarşisine kapılmadan Türk ve Kürt emekçilerinin kardeşliğini sağlayan kültürel haklar için, sosyalist düşünce ve ortak proleter bilinçle hareket etmelidirler. Bu hem Türk hem de Kürt halkları için olmazsa olmazlar arasındadır. Bunun adı emperyalist Amerika’nın ideolojiler bitti tezinin aksine yine hem ideolojiler penceresinde hem de sınıfsal durumlardan kaynaklanan sınıf mücadelesidir.

Sonuç

Konuyu artık bağlayalım…

Huntington’ın ‘Yeni’ Osmanlısına dönme noktasında olan AKP Türkiyesi’nde, bütün aydınlanmacı – yurtsever ve emekçi kitleleri sınıf bilinçlerini var etmek adına yüzlerini radikal bir gelişime odaklanmak için sola döndürmedirler. Bu legal ya da illegal olur ama AKP’nin çöküşü Türk ve Kürt emekçileri için yeni bir baharı müjdelemekle yükümlüdür…

DİP NOT: SOL’Sempatizanlık(!) kendi içinde proletarya diktatörlüğünü taşır, proleterlerden söz etmeyen hiç bir sol yapı – örgüt – fraksiyonun soldan söz etmemesi olsa olsa liberalizmin diğer adıdır.