Posts Tagged ‘Kürtler’

Devlet, Öcalan, PKK ve AKP… Peki, bu kimin barışı?

Ekim 22, 2009

girl&blackboardTürkiye’de son birkaç aydır bir açılım konusu tartışılır durumda, tarafları da aslında belli.

Taraftarlardan biri ABD başkanı Obama’nın öncülüğünü çektiği AKP ve bazı PKK’liler, diğer taraftaysa Kemalistler, ulusalcılar, MHP ve CHP gibi bazı takım partiler, Aydın Doğan Grubu, Cumhuriyet Gazetesi yazarları ve diaspora Ermenileri var…

Konumuz elbette her zaman ki AKP’nin bu gündemi olacaktır o da iktidar olduğu içindir, ama bu sefer her zamankinden daha da çok tartışılması gereken PKK’nin siyasal düzlemidir.

Nedir peki o siyasal düzlem(?) sınıfsal mıdır yoksa ezilen bir halk hareketinin öncülüğümüdür ve/ya da Türkiye Cumhuriyeti’ni eleştirdikleri batı emperyalizminin güdümünde yürütülen mücadele midir?

Türk burjuvazisi ile birlikte yaratılmak istenen feodalizmin ağırlığıyla birlikte, Kürt burjuvazisinin yükseltilmesi midir temel mesele(?) yoksa gelinen süreç teslimiyet ve tasfiye çizgisi midir?

Bence bu süreç PKK’nin tasfiyesiyle birlikte alınacak rolünde gerçekliğidir. Örneğin batının artık silahla bu mücadeleyi çözemediniz bunu artık siyasal düzlemde çözün telkinlerinin olduğunu söylemek gerekiyor. Ki PKK, hem PKK olduğu dönem sonunda hem de Kongra-Gel ismini aldığı süreçte bağımsızlık talebinden vazgeçtiğini ilan etmişti.

Not: Abdullah Öcalan’ın kuruluş aşamasında PKK’yi Mahir Çayan’ın devamı olarak gördüğü düşüncesi kuşkusuz Türkiye Devrimci Hareketi’ni heyecanlandırmıştır. Bu heyecan da (Öcalan’ın tabiriyle) Türk solunu heyecandan da çok bu mücadeleye destek vermeye zorunlu kılmıştır.

Zaten, Ulusların Kaderini Tayin Hakkı (UKTH)’nın koşulsuz argümanı da ezilen halklar bazındadır, destek bu biçimdedir ama bu destek daha sonra karşımıza başka formasyonlarda çıkmıştır.

Örneğin PKK’nin silahlı mücadeleyi yükselttiği bir dönem olan 1990–91 dönemlerinde ki ateş kes çağrısı Türkiye Devrimci Hareketi için büyük bir hezeyandır. Deyim yerindeyse o gün devrimi bekleyenler büyük bir kayıpla bu süreci tamamlamışlardır. (Buna bizde dâhiliz.)

Bu kayıp o dönem için Öcalan’ın kayıbı olduğu kadar Türkiye devrimcilerinin de kayıbıdır.

Çağrı
Yinede belirtmek gerekir ki, Abdullah Öcalan’ın 1999 yılında çağırdığı gurup ile 2009 yılında yine onun çağrısıyla gelen guruplara aynı misyonu yüklemenin doğru olmadığı kanısındayım. 1999–2009 tarihleri Türkiye, Kürdistan, Ortadoğu ve uluslararası konjonktür aşısından çok farklıdır. Bu bir gerçeklik, hele hele güya teslim olan bu kişilerin serbest bıraktırılması durumuysa olumlu bir adım olarak nitelendirilebilinir.

Ama şimdilik.

Bu yüzden Obama’ya bakmadan önce 5 Kasım 2007 tarihinde Oval Ofis’te Erdoğan ve Bush görüşmesine bakmakta fayda var.

Peki, orada ne var?

Kürtler de dâhil tüm ilgili tarafların PKK’nin aşılması – tasfiyesi gerektiğine ilişkin söylemde aynılaşması ve bu ortak söylemin aynı zamanda Ortadoğu’daki sorun alanlarına ilişkinde ilgili tarafların yeni bir ara konsept üzerinde mutabakat sağlamış oldukları anlamına gelmesi var.

Uluslararası verili durum; PKK’ye, Türkiye’nin demokratik değişim ve dönüşümünü militarist egemenler lehine bloke eden bir güç olarak algına bilir ya da Güney Kürdistan’daki kazanımları zora sokan ve Kürtler için hiçbir anlam ifade etmeyen (bazılarına göre) silahlı mücadele yerine; barışçıl, demokratik, siyasi ve uluslararası geçerliliği olan açık – legal mücadelenin temel alınmasını dayatmakta olduğu gerçeği de olabilir. Buna ayak diretmenin geçerli hiçbir gerekçesi olamayacağı düşüncesi de buna hâkim olabilir.

Bu yüzden olasılıkları göz ardı etmemek en iyisi.

Ama konuşanların hepsi aynı maskeyi takıyor yinede, bunlardan ilki Erdoğan ve Gül kliği, diğeri de Öcalan ve RojTv’de konuşan Cemil Bayık’ın 19 Ekim’deki röportajı: kendi fikrini söylemiyor aksine Öcalan’la aynı paralelden ateş atıyor, izleseniz görürsünüz. Açık açık söylüyor ABD, bu işi TC hükümetinden önce öngördü. Buda yeterlidir sanırım. Bundan dolayı o paraleli maalesef kuranlarsa ABD emperyalizmi ve batı hegemonyasının kitlesel nüfusunun yarattığı bir güç silsilesi oluşturuyor.

Neticede bu tartışmaların odağı Erdoğan’ın ABD ve Irak ziyareti, Suriye ile sınırların açılması Ermeni protokolünün imzalanması ve Öcalan’ın son basın açıklaması ile yeni bir tartışma ve gelişmeye evirilmiş durumda. Özetle hepsi aynı kulvardalar.

 İkinci bir not: İsrail’i unutmamak lazım.

 Bu işin içinde olmayanlarsa Türk ve Kürt emekçileridir. Yani sınıfsal bir kazanımın olmayacağı gerçeğidir.

Bu bağlamda bütün bunları Öcalan’ın iyi niyet olarak nitelediği ve teslim olmasını önerdiği gruplar ki bizce de iyi niyet grubudur. Ancak bu barış gibi önemli bir kavramın içini dolduracak iyi niyet grubu değildir ve emperyalizmin taraf olduğu bir barış girişimi hiçbir zaman demokratik olarak algılanmamalıdır. 

Üçüncü not: Abdullah Öcalan’ın İmralı’dan üç ayda bir Yeni Mahalleye kendisinin ağzıyla ‘Yol haritası’ için götürüldüğünü unutmayın.

Bu yüzden geçmiş dönemlerde Öcalan’ın Marksizm ve Leninizm bizi geriletmiştir sözü ve bayrağından orak – çekici çıkartması neyse bugün ki adımın niteliği de odur.

Kabul etmeliyiz ki süreç bize rağmen işliyor / işleyecek, emperyalizm hem tehlikeli hem de güçlü yüzünü gösteriyor çünkü. Gerçek anlamda Kürd’ün içinde olmadığı bir Kürt açılımı süreci söz konusudur ve bu noktada bölük pörçük ses çıkartan Kürt kanaat önderleri, örgüt ve aydınları elbette sürece müdahil olmak durumundadır ve zorlanacaklardır bütün bunlara. Müdahil olmaktan kasıtsa; AKP açılım yapıyor hadi valizlerimizi hazırlayalım ya da TC başbakanına rica minnet mektupları yazmak değildir elbette. Biz biliyoruz ki, içimizdeki ülkeye dönüş özlemi ancak halkların kendi kaderini tayin hakkını kullanması ve kaderi üzerindeki son sözü kendi söyleyerek halkların özgürleştiğinde söyleyeceği sözle son bulacaktır.

Yoksa PKK silahlı gücüyle Kürt halkının değil Abdullah Öcalan’ın fedaileri konumunda olacak olanlarla olacak bir süreç değildir bu. Dolayısıyla gelinen noktada uluslararası dengeler Kürtlerin dünya ve bölge konjonktüründeki konumu, Öcalan’ın fedai ordusuna neden ihtiyaç duysun değil mi(?) de diyebiliriz.

Kimsenin kendini fedai olarak sunmasına gerek yok, halk kendi fedailerini de öncülerini de yaratacak güçtedir.

Bütün mesele gidenle – gelen arasında ki temel çelişki meselesindedir.

Reklamlar

Emperyalizme ve AKP gericiliğine teslim olmadan Türkleri de, Kürtleri de özgürleştirebilmek! — 2

Nisan 3, 2009

header_3Öcalan’ın daha önce de okumuş olduğum bazı yazılarından da çıkardığım birkaç olgu üzerine durmakta aslında fayda var. Öcalan’ın üç aşamalı devrimi, AKP’yi Hizbullah’ın resmi şekli olarak gören biçimi ve Kürtler içinde Yahudilerin yarattığı milliyetçi dalga ve bu milliyetçilik olgusu. İşte bütün bunlar aslında Öcalan’ın emperyalizme temkinli baktığını gösteriyor. (Kaldı ki daha önceki yazılarında da Kemalizm’i yanlış tahlil ettiğini ve PKK’nin tekrardan bu tahlili yapmasını öneriyordu yazılarında. Ve aynı zamanda da Mustafa Kemal’in eli öpülecek biri olduğu görüşünü deklere ediyordu yazılarından. Tam olarak algılamış değilim “el öpme” mecazimi yoksa cezaevi koşullarından mı kaynaklanıyor onu da bilemiyorum ama sonuçta böyle bir yazı kaleme aldığını gayet iyi biliyorum.)

Üç aşamalı devrimden söz ederken Öcalan (bunlar ekolojik devrim – kadının temel alındığı devrim ve demokratik cumhuriyetçi devrim) olgusunun olduğu bu görüşler kuşkusuz Amerikan emperyalizminin desteğini ve/ya da emperyal güçlere biçilmiş bir rolü kapsamıyordu.

Yahudi lobilerinin Kürtler üzerindeki oyunları en son Gül’ün Irak ziyaretiyle kendini gösterdi. Anlaşılıyor ki, burada bundan sonra İngilizlerin, Yahudilerin ve Amerikan -emperyalizminin- lobilerini de gelip giderken göreceğiz. Gelip gitmeleri elbette yine Talabani ve Barzani’nin “PKK ya silah bıraksın ya da K. Irak’ı terk etsin” mesajlarında ki gibi okunabilir. Ya da Hizb-u Tahir Örgütü’nün Fethullah karşıtı sert tavrı ve İngiliz emperyalizmine yakın açıklamaları buna kaynak olabilir.

Peki, burada ki asal mesaj kime?

Doğaldır ki Amerikan emperyalizmine!

Peki, PKK silah bırakır mı?

İşin açıkçası bu ütopik bir şey, zira bunun Öcalan’ın İmralı’dan avukatları aracılığıyla dışarıya yansıttığı yazılarında da görüyoruz. PKK silahsızlanacak ya da silahsızlandırılacak iddiası ayakları yere basmayan bir iddiadır ve öylede kalacaktır. PKK’nin silahlarını terk etmesi PKK’nin tavsiyesi anlamına gelmektedir. PKK elinde tek teminat olarak tuttuğu silahını hiçbir zaman bırakmayacaktır. Siz bakmayın ucuz yoldan köşe edinmeye çalışan burjuva kalemşorlarımızın çokbilmişlik edalarına. Onların uyguladıkları düpedüz küçük-burjuva ayak oyunlarıdır. Yoksa bir şey bildiklerinden değil. Buna emin olabilirsiniz. Zaten şimdiden başladılar köşelerinden “ben demiştim”lere. Ne yazık ki hiç biri tutmayacak! Ne PKK’nin Avusturya’ya ne de İskoç ve Norveç eteklerine sürülmesi söz konusu değildir. Hele hele PKK’nin siyasallaştırılıp Türk siyasetinin bir parçası haline getiriliyor olması gerçekten de gülünçtür. DTP zaten bu işlevi gerçekten iyi yapmaktadır ve hatta DTP’nin rolüne soyunan AKP’nin bundan tasfiyesi söz konusu olmalıdır ki en doğrusuda zaten budur.

Ergenekon olayında kendilerine sızdırılan bilgilerde de olduğu gibi birileri yine kendilerine bilgi servis edecek ve köşelerinden atıp tutmaya Türkiye’yi ve dünyayı tahlil ederiz yalanına kendilerini inandırarak yoluna devam edeceklerini sanıyorlar. Umuyorum ki İmralı gerçeğine bakan Kürt halkı bunu boşa çıkaracaktır.

MEDENİYETLER ÇATIŞMASI TEZİ’NİN İDEOLOJİSİNE KARŞI SOSYALİZMİN İDEOLOJİSİ
Dolayısıyla Amerika patentli bu ideolojilerin kaynağı ne Türk halklarının ne Kürt halklarının ne de çeşitli milliyetlerden halkların emniyetini içermektedir. Fakat bu tez Amerika’nın emniyeti ve kapitalizmin geleceği için Amerika’nın ulusal çıkarlarını savunduğunu söylersek yanılıyor olmayız sanırım.

Dolayısıyla…

Fransa’dan yapılan bir eleştiride Huntington’ın “Medeniyetler Çatışması”na şöyle cevap verilmektedir Le monde diplomatique dergisinde: Huntington’un analizi, İslam dünyasına ve Çin’e karşı (Huntington, Çin emperyalizmi ve İslami köktendinciliği’ni batının düşmanları olarak sunmaya çalışmıştır) Amerika’nın yürüttüğü çıkar savaşımına teorik bir meşruiyet kazandırmayı hedeflemektedir.

İngiltere’den yapılan diğer eleştiriyse: Yıllar önce İngiliz profesörü Fred Halliday, “Medeniyetler Çatışması” tezine bazı eleştiriler yöneltti. Halliday’e göre Osmanlı İmparatorluğu’nun çökmesinden sonra, hiçbir İslam ülkesi Batı’yı tehdit edecek güçlü bir orduya sahip olmamıştır. İslam ülkelerinin toplam askeri gücü Batı’nın çok gerisindedir. Sırf bu nedenden dolayı İslam’ın tehdit oluşturduğu iddiası gerçekleri yansıtmaktadır.

Buna benzer başka eleştirilerde Edward Said ve Samir Âmin gibi tanınmış kişilerde Huntington’un tezlerini eleştirerek şöyle diyorlar.

Öreğin şöyle der Edward Said: Huntington, medeniyetler çatışması üzerine yazdığı yazının başlığını ve ana fikrini Bernard Lewis’dan almıştır. Ve Bernard Lewis’i ‘etimolojiye hile katmak, kötü niyetli gözlemler yapmakla’ suçlayan Said, Lewis hayret verecek kadar cahil bir şarkiyatçı olduğunu ifade etmiştir.

Bu yüzden belki de Huntington’un tezine en sert eleştiriyi bir zamanlar Pakistan Dışişleri Bakanlığı yapmış Sardar Aseff Ahmad Ali dile getirmiştir. Sardar Aseff Ahmad Ali, Huntington’un tezlerini ırkçı bularak, dahası Hitler’in “Mein Kampf” (Kavgam) ve Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” kitabının arasında çok önemli fark olmadığını ileri sürmektedir.

Yener Orkunoğlu’da: “Medeniyetler Çatışması” tezi, medeniyet kelimesi gibi, belirsiz ve bulanık bir sözcüğe (kavrama değil) dayanır. Medeniyet sözcüğü ile kastedilen nedir(?) diye sorar Yener Orkunoğlu.

Din midir?

Kültür müdür?

Belirli bir yaşam biçimi midir?

Bu bulanık ve belirsiz sözcük üzerine bir teori inşa etmek, teorinin de belirsiz ve bulanık olduğu anlamına gelir, medeniyet sözcüğü gerçekten bir olguyu izah etmekten yoksundur der.

Anlaşılıyor ki bayrağına orak – çekici taşıyan bir ulusun temelde gerici ve milliyetçi söylevlerin temsilcisi misyonunu üstlenmesi söz konusudur. Bunu şimdilik gerici bir parti konumunda bulunan AKP yürütmektedir. Kuzey’de ise birer halı tüccarı rolünde olan Talabani ve Barzani bu misyonu üstlenmişlerdir. Türkiyeli Kürtlerin önünde emperyalizmin öne sürdüğü politikalar vardır ve sosyalistlerin tavrı da UKTH’nın öngörüsüne sahip bir mücadeleyi savunmaktadır. Doğru perspektifte bu olmalıdır.

Doğaldır ki, Türkiye’de ne Kürt halklarının ne de Türk halklarının bağımsızlık mücadelesi bu konumda olmalıdır. Türkiye’nin bağımsızlık mücadelesi bir dava olarak birincil bir konu olarak öncelliğini korumalıdır. Türkiye’nin demokratik anlamda gerçek bir şekilde bağımsızlığını savunması hem Türkleri hem de Kürtleri özgürleştirecektir. Bağımsız bir Türkiye Kürt halklarını, özgür Kürt halklarıysa Türkiye’yle birlikte Kürt halklarını özgürleştirecektir. Konuya böyle bakılmalıdır.

Ve nihayetinde hem Türkiye açısından hem de Kürtler açısından sosyalizmin kaderi bu olmamalıdır!

İşte yeniden yıllar geçerken, şimdi ayakkabılarını Saddam’ın heykeline fırlatanlar bugün kürsüde konuşma yapan Bush’a ayakkabılarını fırlatabiliyorlar. Dolayısıyla emperyalizmin bireyi bir araç / fedai / kurban olarak görmesinin üzerinden de yıllar geçiyor. Araç olarak görülen fedai ve kurbanın uyanmasıysa an meselesidir.

Zira Türkiye’nin tam anlamda ‘bağımsız’ bir ülke olması kendi coğrafyasıyla birlikte Ortadoğu’yu da bağımsızlaştırarak devrimcileştirecektir. Gericileşen bir Türkiye kendiyle birlikte Ortadoğu’yu da gericileştirecektir.

Çünkü devrimci bir kıvılcım her şeyi değiştirebilir!

Yeryüzü bu devrimci kıvılcıma hazır olmalıdır!

-Bitti-