Posts Tagged ‘İsrail’

Kapı komşum bir Yahudi…

Ekim 9, 2011

Erdoğan geçenlerde Güney Afrika’da “İsrail’i bölgesi ve çevresi için tehdit olarak görüyorum çünkü atom bombası var” demiş. Dikkat ediyorum son birkaç yıldır antisemitizm üzerinden çok özel ve bilinçli bir politika yapılıyor, özellikle de AKP iktidarı tarafından…

Öyle ki sokakta ki herkeste birer Yahudi karşıtlığı oluşmuş durumda… Durum böyleyken, gelin görün ki AKP’ye yakın olan sözde yazılı ve görsel basın şu son on yıldır Tayyip ve partisini sanki antisemitizm karşıtıymış gibi göstermeye çalışıyor… Hem de inatla!

Tayyip seçilmiş kişi ya… /ya da “A K P” isim olarak sanki Kur-an’da geçiyormuş gibi bizlere muamele yapıyorlar. Utanmasalar Tayyip bilmem kaçıncı kuşaktan Hz. Muhammed’in soyundan(!) diyecekler. Hele şu Zaman gibi yayıncıklar ve türevleri, hakikaten akıllara zarar verir bir şekilde yayımcılık yapıyorlar ve bilinçleri zorluyorlar… İnsan aklına hakaret derler ya aynen öyle…

Tayyip efendiye kim muhalifse ya Ergenekoncu bilemediniz ya Yahudi ve/ ya da Ermeni olmak zorundadır… Buna bazen komünistleri de ekliyorlar en çokta bu hoşuma gidiyor. Bazen de PKK’lileri ve Kürtleri, bilemediniz bazen de işine geldiği gibi Suriye söz konusu olduğunda (Bilgi notu, bkz: “Esad, AKP Müslüman Kardeşler’in hamisi gibi başlıklı yazı) Nusayriler üzerinden Alevileri suçluyorlar.

*

Örneğin Filistin söz konusu olduğunda.

Hatırlıyor musunuz, bilmem ama bizimkisi Filistinlileri çok düşünüyordu hani Somalileri düşündüğü gibi… Sanki gerçekten bağımsız bir medyaya sahipmişiz gibi bizde inanmıştık boyalı ve burjuva medyamız bize yansıtırken Somali’de olanları, (hikâye gibi) Erdoğan efendi Somali’de birkaç siyah benizli çocuğu seviyordu, Emine Erdoğan ise beyaz elbiseli ve beyaz Türbanlı haliyle her şey güllük gülistanlıkmış gibi, yüzüne nur gelmiş bir evliya ve bir melek gibi o nidalarla çocukların başını okşamasını kendi sevincimiz haline getirmiştik.

Hakikaten ne oluyordu Somali’de?

Somalililerin içinde bulunduğu açlık ve yoksulluk zenginlerin değil de fakirlerin mi suçu?

Çünkü orada ki bütün Somalili çocuklar bizdik ve açtık!

Bu kadar aşağıda olamayız diyorum hep içimden, hayır olmaz bize yakışmaz, bütün Somalili çocuklar biz olmalıydık!

Hepimiz birer Somaliliyiz, hepimiz Somali’yiz!

Bu kadar aşağılık bir politika olabilir mi? Oluyor işte, ne diye mi bağımsız” medyamız olunca her bok oluyor, Emine hanım o nur yüzüyle kucağına aldığı çocuğu koktuğu için aniden kucağından atıyormuş gibi hareketler sergileyip, “şansımı yeniden deneyeyim. .” nidalarıyla başka bir çocuğa yöneliyor, o da ne aman Tanrı’m bu çocukta toz ve pislik içinde, üzerini temizlemeden önce ellerini temizleme ihtiyacı duyuyor, ellerini birbirine vuruyor, çırpıyor bi’şeyler ediyor, temizlenmeye çalışıyor…

Nihayetinde tuhaf bir görüntüydü gördüğüm.

Görmediniz değil mi?

Ben gördüm…

AKP tarafından besiye çekilmiş medyayı izlemeseydiniz siz de görürdünüz diyeceğim ama neyse(…). Ne diyeyim buda “muhalif” olacağız diye bizim atıp tutuklarımız, inanmayın!

*

Sonra ne oluyor! Erdoğan, Müslüman ve Somalili olduğu kadar Filistinlileri de düşünüyor ya, (dikkat ettiniz mi bilmiyorum ama adamın ağzından bir tane bile bir Filistin cümlesi çıkmıyor) Gazze’yle başlıyor Gazze’yle bitiyor bütün cümlelerini… Sanırsınız ki bilgi dağarcığı o kadar: yukarı Gazze, aşağı Gazze!

Hâlbuki zeki adam.

*

Hep aynı nakarat.

Peki, ne diye Gazze?

Çünkü Gazze HAMAS, çünkü Gazze Filistin değil, çünkü Tayyip efendi Filistinlilerden daha çok seviyor Gazzelileri…

Şimdi bizimkisi İsrail’i tehdit olarak görüyormuş, doğrudur tehdittir. Hem de o söylemeden ve keşfetmeden önce de bu böyleydi muhtemelen yarında öyle olacak. Fakat onun anlattığı şekilde bir tehdit ve onun anlattığı gibi bir tehdit olarak değil. Olsaydı Tayyip efendi “Van minüt”ten sonra o iktidar koltuğunda oturmaması gerekirdi zaten. Bakın ki çelişkiye oturtuluyor!

Ta referandum öncesi teninin renginden dolayı ABD başkanı olacak diye ortalıkta fink atıp tutan liberallerimiz Obama’yı yere – göğe sığdıramazken seçildiğinde naralar atanlar bilir mi – bilmez mi bilinmez ama işte onların o koskoca ABD başkanı yakın zamanda gerçekleşecek olan seçimlerden dolayı kendisini iktidardan al – aşağı etmesinler diye Amerika’da Sinagog’lardan çık(a)mıyor.

Tayyip efendiyse ne hacet Sinagog diğer dinler ve azınlıklar, o “benim yerim Camii’dir” diyor, umarım hepte orada kalır hatta temennim oradan çıkamaması ama Ortadoğu’da ABD’liler adına tur attırılırken bizimkisi birden saçma sapan sözler sarf edip “kişi laik olur, devlet laik olmaz” deyip “laik” oluyor ve sözde İsrail karşıtlığı yapacağım derken bir bakıyorsunuz Ortadoğu’da daralan İsrail politikalarının alanını genişletmek adına çemkirirken Ortadoğu’da İsrail’in onayı olmadan gezemezken İsrail yine tehdit(?) Oysa ona orada ABD ile birlikte İsrail bir Ortadoğu turu attırıyor ve bizimkisi Türkiye’ye gelecekken birden soluğu ABD’de alıyor. Ne kerameti kendinden menkul başbakan değil mi(?) 9 yaşındaki bir Filistinli çocuğa değil Gazze’de ki çocuğa kurşun sıktığı için suçluymuş gibi ağlıyor – saldırıyor ama ne ilginçtir İsrail’de bu“çemkirmeden” memnun kalıyor. Çünkü İsrail HAMAS’ın hesabını onlardan değil, Filistinli çocuğun üzerine bir şarjör dolusu mermi boşaltırken zaten alıyor. Bir parça aklımla ben biliyorum ama o bir başbakan olarak bilmiyor.

*

Peki, şimdi soralım neden suçlu İsrail?

HAMAS’ı Mısır’da oluşturulmuş özel tünellerden El-Fetih’e karşı beslediği için mi?

Yâda?

1990’dan bu yana Amerika’daki seçimlerde 50 milyar Amerikan $ para yatırıp, “Demokratlar”ın kampanya giderlerinin yüzde 60’ı “İsrail yanlısı” köşe yazarı ve “Cumhuriyetçiler”in yüzde 35’ini finanse ettiği için mi?

Başka mı?

Amerika’nın en etkili gazetelerinde kiralanmış “61 İsrail yanlısı”  köşe yazarını, 3 büyük televizyon kanalı ve 4 büyük film şirketi aracılığıyla Amerika’nın İsrail’in her türlü pis işine göz yummasını sağladığı için mi?

Daha mı?

Dışarıdaki İsrailliler bin bir tezgâhla servetlerine servet katarken içeride ki her üç İsrailli’den biri yoksulluk altında yaşadığı için mi?

Evet, İsrail “tehdit!”

Birçok neden de sayabilirim ama iş atom bombasına geliyor o zaman da yiyorsa konuşalım derim(!), Tayyip efendi gibi ortalıkta ulu orta konuşacağıma biraz susmayı denerim. Netice de sokaktaki adam bir gün “uyanıp” sorarsa ve bir gün derse “onların yüzü suyu hürmetine iktidardasın”, ama “bilmende lazım Amerika’nın İncirlik’te beslediği atom bombalarını nerene saklayacaksın” diye sorarsa yine hepimiz onlar istiyor diye “Yahudi, İsrailli, Ermeni, Komünist ve PKK’li mi” olacağız?

Küfür edeceğim ama kime(?), netice de Tayyip efendinin kafasına göre iktidarla devlet arasında büyük farklıklar varmışta (ve biz bilmiyormuşuz gibi davranacağız) en iyisi mi ben Tayyip gibi davranayım “devlet”e içimden hokkalı bir küfür sallayayım da o zaten iktidarı bulur.

Bulmasa da buldururuz.

Ama işinize her geleni kapı düşmanınız diye etnik ve milliyetçilik üzerinden suçlamayın…

Muhalif olmak için ne komünist ne de Yahudi olmaya gerek var, bu biraz meziyet ister görünen köy için kılavuz istenmez derler iktidar üstüne alınmasın ne de olsa Tayyip’in AKP’siyle devlet arasında fark varmış öyle ya devlet değil mi(?) bütün devlet yetkililerinin ta… … diyeyim!

Neticede sosyalistler küfür etmez diye kutsal kitaplarda bir ibare yok, en iyi emperyalistin .mına koyayım!

Not: FKBC WebBlog’un da imzamızla yayımlanan HAMAS ile ilgili yazıyı şiddetle öneriyoruz. Makaleyi okumak için yazı başlığını tıklayın: Sistematik izolasyon HAMAS aristokrasisini zenginleştirirken

Reklamlar

Erdoğan’a inanmıyorum..

Eylül 16, 2011

“Esad’a inanmıyorum..”
(Recep Tayyip Erdoğan’ın Suriye üzerine,
basına verdiği demeçten.)

Bir şehir efsanesidir gidiyor Türkiye ile İsrail arasındaki şu kavga meselesi. Türkiye’nin genişleyen manevra alanının en önemli öğelerinden birisidir oysa İsrail ile çatışma.

Türkiye’nin Ortadoğu’da üstlenmeye başladığı yeni heveskâr rol ve İsrail ile yaşanan çatışma birçok tartışmayı beraberinde getirecek gibi olsa da filmin sonu aslında belli. Amerikalılar iyi, İsrailliler kötü imajının yaratılması meselesidir.

Her ne olursa olsun, yaşananlar yeni bir dış politik konseptin habercisi olarak algılanıyor gibide olsa Tayyip Erdoğan’ın 2006 yılında başlayan ve tespit edilen konuşmasında tam olarak 34 kez dille getirdiğiABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanıyım sözünü anımsatıyor. Öyle ki medya aracılığıyla bir kamuoyu yaratmak için şu TV kanallarını ve gazeteleri kullanmaya başladılar bile.

Oysa şu Arap Baharı’nda yeni konseptin içinde İran’a yönelik uluslararası ablukaya katılmak ve Suriye’ye olası bir saldırıyı örgütlemek de dâhil birçok problemli açmaz bulunuyor. Şimdi geleneksel Türkiye dış politikasına yeniden sarılıyorlar, fakat buna yeni bir şey daha ekleyerek: Milli meseleler. Türkiye dış politikasının en büyük ayırt edici özelliği milli meseleler sanırsınız. Ki AKP, Kıbrıs milli meselesinin yanına bir de Gazze milli meselesi eklemeye çalışıyor. Tabii ki Amerikan paralelinde ve onlarla örtüşen politikalar eşliğinde.

Bush dönemi ile Obama döneminde değişmeyen ender şeylerden birinin Türkiye’ye biçtikleri rol olduğunu görmemiz gerekiyor. Ayrıca Türkiye’yi, siyasal İslam’ın seküler bir sistemin içerisinde nasıl absorbe edileceği hakkında güzel bir örnekte veriyorlar. Yani milliyetçi bir dış politika ile yeni Osmanlıcılığı bile bir tür milliyetçilik olarak göstermeye çalışıyor Erdoğan.. Öyle ya artık bu söylem çerçevesinde Çeçenistan’ı, Kosova’yı birer milli mesele olarak önümüze koyabilirler. İşin açıkçası bu son yaşanan şeylerden sonra öyle bir şey olsa bile şaşırmam da.

Tayyip Erdoğan Türkiye’yse(?) Türkiye, Ortadoğu halklarını İsrail ile iyi geçinerek hiç bir zaman ikna edemez, iletilmek istenen demokrasi mesajını da iletemez. Bu yüzden İsrail ile Türkiye arasındaki gerginlik hem Türkiye dış politikası açısından, hem de geniş perspektifte baktığımızda ABD çıkarlarının Ortadoğu’da temsili açısından kaçınılmaz gibi görünüyor.

Şuan için ABD, Netanyahu hükümetinden hiç memnun değil gibi davranıyor. Onları, kendilerine iç politikada rakip olarak gördükleri neo-conlara yakın buluyorlar. ABD’nin barışçıl olarak izlemek istediği birçok politikanın önünde engel oldukları görüngüsüyse çabası.

İsrail’in de Ortadoğu’da manevra alanı gittikçe daralıyor. İsrail’de yeni, barış yanlısı bir hükümet kurulması hem ABD çıkarlarına uygun olacak hem de AKP’nin bir zaferi olarak algılanacak meselesi için cansiperhane bir halde çalışıyor. Tabi yiyen(ler) olursa…

Daha önce de demiştik(!) Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)’nin ortaya çıkışı ve temelleri 2004-NATO İstanbul Zirvesinde atıldı… BOP’un ortaya çıktığı, tohumlarının atıldığı bir ülkeyiz. Bunun amacı Türkiye’nin de BOP’un bir parçası olmasıydı ve oldu da. Bilinen bir gerçektebaşbakan Erdoğan’ın kendisini projenin eşbaşkanı olarak konumlandırıyor olması. Sorun yok! O gün bugündür Türkiye ABD’nin isteğini yerine getirmeye çalışıyor. Ortadoğu’da Tayyip Erdoğan kliğine tur attırmalarının temel ve tek sebebi de bu zaten.

Evet, BOP bir Bush projesiydi. Bush’un agresif politikalarıyla şekillendi ve Obama ise kendini Bush’un bu politikalarından farklılaştırmak istiyor. Bu yüzden Obama’nın ağzından Büyük Ortadoğu Projesi lafını pek duymuyoruz. Obama ve Dışişleri Bakanı Clinton, çok taraflı bir siyaset izleme gereği duyuyor gibi görünse de, Bush yönetiminin Dışişleri Bakanlığını yapan Rice “Büyük Ortadoğu Projesi’nin hedefleri kapsamında bu proje içinde yer alan 22 ülkede rejim ve sınır değişikliği yapacağız” demişti. Emperyalist bir devlet olarak ABD’nin bir gecede işleri olmuyor. Bir hükümet gelip altyapıyı hazırlıyor. Diğer hükümet geliyor, hazırlanmış olan altyapının üzerine yeni çalışmalar ekliyor. Ortadoğu’da yaşananların hiçbiri rastlantı değil. Bu sürpriz olarak ortaya çıkmadı. Bunlar daha önceden her ince ayrıntısı düşünülüp, hazırlanmış olaylar. Tunus, Sudan, Mısır, Suriye, İran…(?).

Hatırlayalım Bush’un politikaları ise (Afganistan ve Irak işgali) Avrupa halkları tarafından desteklenmemiş, sadece İtalya ve İngiltere hükümetleri tarafından desteklenmişti. Ayrıca Obama, ülkesinin iç krizinin de etkisiyle Ortadoğu’da kendini çok gösteren bir lider olmadı. Çok aktif de değil ama geleneksel ve emperyal Amerikan politikaları oldukça aktif bir şekilde devam ediyor. Oysa Bush’un kurmaylarından Paul Wolfowitz sürekli bölgede temaslarda bulunuyordu. Zaten Erdoğan’ı hazırlayanda Wolfowitz’di.

***
Son olarak Wolfowitz’in Erdoğan’ı başkaları adına heyecanla üstüne üstlük ayrı bir devlet, ayrı bir Anayasası ve ayrı bayrağı olmasına rağmen“Suriye bizim iç meselemizdir” diye konuşabiliyorsa, böyle birisinin gittikçe daralan İsrail’in Ortadoğu’da manevra alanı genişletmeye çalıştığını daha net olarak görebilmemiz gerekiyor.Daha dün Libya’da Kadaffi’nin ipini çeken, Esad’a “Kardeşim…” diyen ve daha sonra Suriye’de Esad muhaliflerine Türkiye üzerinden silah gönderen, Arap politikalarından övgüyle söz eden ve çeyrek yüzyıldır Arap politikalarının “Amerikalılar iyi, İsrailliler kötü” palavrasıyla Arap Baharı’nı karşılamak adına Müslüman ülkelerin zabıtası konumunda olan birinin, Amerikalılar tarafından zorlan attırıldığı Ortadoğu turlarını izlemekteyiz. Belli bir süre daha izleyeceğiz.Bundandır ki, Tayyip Erdoğan Amerikan’ın iradesidir ve Amerika adına konuşmaktadır…Ve görevini layıkıyla yerine getirmediği takdirde de başta İsrail olmak üzere aynı kişiler tarafından da ipi çekilecektir…
.
Öyle ya -yanlışta olsa, ideolijikte olsa- geçmiş dönemlerde“Kardeşim…” diye hitap ettiği birisine “(…) inanmıyorum..” diyen birisine inanmamızı bizden kimse beklemesin…
.
Ne diyelim makarna ve kömür dağıtmak dışında yeni marifetlerde edindi.
.
Müttefikleri sağ olsun!

Sistematik izolasyon HAMAS aristokrasisini zenginleştirirken

Haziran 24, 2010

Bu yazı burjuva TV’lerde özellikle de haber bültenlerinde İHH adlı kuruluşun Filistin’i sadece Gazze olarak gören ve yardım götürme adına (biz buna insani mi yoksa İslami bir yardım mı diye sorgulamayı tercih ediyoruz) İsrail siyonizminin 40 yıllı aşkın bir süredir Filistin üzerine uyguladığı politikalar dışında, yine bu paralelde Hitler’in sözde söylediği vecizeleri dillendiren insanlardan tutunda II. Emperyalist Dünya Savaşı’nda öldürülen Yahudilerin vahşice ölümlerine hak verenlere ve daha nicelerine ithaf ediyoruz… Yanına da HAMAS’ı, Nasır’ı ve Erdoğan kliğiyle kıyaslayan, yan yana getiren ve Nasır’la eşit gören zihniyette de gönderme yapıyoruz. Rahatsız olan herkes üzerine alınabilir, Yeraltından Notlar!’ açısından sakıncası yoktur.” (YN!’)

Son yaşanan ‘Gemi Baskı’nından sonra HAMAS’tan dolayı kafanız karıştıysa, işte HAMAS ve Filistin eksenine bakmak için kolay yol! Mavi Marmara dramına giden öykü bundan 82 yıl önce, 1928’de Mısır’da başladı. Birçok Arap radikal İslamcı bir araya gelerek, “Tüm İslam âlemini kapsayan, şeriata dayalı, sünneti esas alan, yerel kültürel etkileri bertaraf edecek ve Batı etkisiyle mücadele eden panislamist bir devlet kurmayı amaçlayan,” Müslüman Kardeşler Örgütü‘nü (Cemaat el-İhvan el-Müslimin) kurdular.

Cemaat’in 1933’teki ilk kongresinde 2 bin olan militan sayısı, bir yıl sonra 40 bine, 1943’te 200 bine ulaştı. Sonradan ortaya çıktığına göre, bu hızlı yükselme ciddi bir İngiliz desteğiyle olmuştu. ABD, 1950 başlarında örgütü Nasır’a karşı yoğun olarak kullandı ve maddeten destekledi. 1957’de Nasır örgütü yasaklayınca, l960’ların başından itibaren Filistin kolu etkili hale geldi. Daha sonra Enver Sedat, 1970’lerde örgüte izin vererek onu yükselen sola karşı kullandı, Mısır yasalarını şeriata uygun hale getireceği sözünü tutmadığı için 1981’de Müslüman Kardeşler tarafından öldürüldü.

Bu örgütün Filistinli üyelerinden üçü Şeyh Ahmet Yasin, Abdülaziz el-Rantisi ve Muhammed Taha, 1988’de HAMAS (Harakat el; Mukavama el-İslamiye, İslami Direnme Hareketi) örgütünü, Müslüman Kardeşler Hareketinin silahlı kolu olarak kurdular. HAMAS, İsrail’e yönelik sürekli silahlı saldırıları ve intihar eylemleri ile son yıllarda Filistin Kurtuluş örgütleri içinde öne çıktı ve El Fetih’in başlıca karşıtı haline geldi. HAMAS’ın 1990’lardaki yükselişi, o tarihlerde İsrail başbakanı olan Binyamin Netanyahu ve Ariel Şaron tarafından da desteklendi. Böylece İsrail faşist sağının iki hedefi gerçekleşmiş oluyordu. Terörist saldırılarla Oslo anlaşmalarının sabote edilmesi ve Yaser Arafat ile El Fetih’in zayıflatılması… Nitekim HAMAS’ın Ürdün temsilcisi, Oslo anlaşmalarını reddetme nedenini “İslami hükümlerin düşmanla barış yapılmasını yasaklamasıyla” açıkladı. Yani “Ne barış olur ne de Yahudilerin Filistin’deki hakları kabul edilir.”

İşte bu tamda İsrail sağının istediği tutum, çünkü işgal ettiği Filistin topraklarını elinde tutabilmesi için karşısında “Barış istemeyen” bir muhatap olmalıydı. Siyasal analist Anthony Cordesman’a göre, “İsrail, El Fetih’e karşı ağırlık olarak gördüğü HAMAS’a doğrudan yardım etti.” İsrail, CIA’ inde yardımlarıyla bazı El Fetih liderlerini öldürerek hareketin Tunus’a yani uzağa çekilmesine yol açtı böylece alan HAMAS’a kaldı. 26 Ocak 2006’da oyların yüzde 56’sını alarak Filistin Özerk Bölgesi seçimlerini kazandılar. HAMAS, 2007 Haziranı’nda El Fetih’le çarpışıp Gazze Şeridi’nde iktidarı ele geçirdiler.

Human Rigts Watch’a (İnsan Hakları İzleme Örgütü) göre, “HAMAS bu çarpışmalarda esirleri ve muhalifleri yüksek pencerelerden atarak veya hastane yatağında öldürdü”, hatta “Üzerinde TV yazan bir minibüsten halka ateş açıldı.” Filistin İnsan Hakları Merkezi, HAMAS’ın iktidara geldikten sonra başörtüsü takmayan kadınlara yönelik saldırıları meşru saydığını bildiriyor. Yine aynı merkez, Gazze Şeridi’nde tek bir Yahudi bile kalmadı. Yardım kuruluşları, medya ve hatta spor kulüpleri dâhil birçok Sivil Toplum Kuruluşu kapatıldı. İslami olmayan hiçbir kuruluşa izin verilmiyor ve El Fetih tarafından Hamas-Guantanamo adı verilen El-Maştal Cezaevi’ndeki “170 siyasi tutukluya çok ağır işkence uygulandığını” savunan eski mahkûmların islamonline.net adlı sitesinde, HAMAS’ın icat ettiği “Korkunç” işkence teknikleri de anlatılıyor.

Gazze Şeridi’nde işsizlik oranı şuanda yüzde 60, üretim adına hiç bir şey yok, ancak HAMAS, AB insani yardım fonlarından gelen paralarla yandaşlarını kamu hizmetine alıyor. Yani şuan HAMAS’ın üç çalışanından biri memur ve Gazze’de, hepsi de HAMAS üyesi 70 bin memur var, bir tek bunların eline para geçiyor (hem de oldukça iyi bir para). Halkın yüzde 80’i yardımlara muhtaç durumda çok sefil bir hayat sürerken bu HAMAS aristokrasisinin “İhtiyaçları” için müthiş bir kaçakçılık ağı oluşmuş ve oluşturulmuş durumda. Mısır ile Gazze arasındaki yaklaşık 1500 tünel var ve bunlar HAMAS (Gazze) ekonomisinin belkemiği durumunda. Bazı tünelleri HAMAS inşa ediyor ve her birini 170 bin dolara satıyor, tünel açma izni verdiğinde 16 bin dolar alıyor. Üstelik buradan gecen mallardan haraç alıyor, bu da milyonlarca dolar getiriyor. Tünellerden aklınıza gelecek hemen her şey geçiyor; parçalar halinde taşıt araçları, gıda, giyim, mobilya, inşat malzemesi, canlı hayvan ve silah… Örneğin yakın bir tarihte 120 Japon arabası parçalar halinde geçti. Halk ne kadar fakirleşirse, HAMAS o kadar zenginleşiyor. Yukarıdakiler cabası yine örneğin HAMAS’ı Filistin için savaşan mazlum bir örgüt diye gösterenler, İsrail bombalarına karşı sığınak yapmadığından ve HAMAS önde gelenlerinin ciplerle gezindiğinden söz etmiyorlar.

Al-Rimal adlı büyük mağazada dondurulmuş deniz ürünlerinden, sıfır yağlı yoğurda kadar her şey yeni zenginlerin emrinde. Roots Club adlı başka ünlü bir restoranda yer bulmak çok zor, hesap ortalama bir Gazzeli’nin aylık ücretini aşıyor.

Fransız La Croix gazetesinin 15 / 12 / 2009 tarihli haberine göre Mısır, Gazze’ye yönelik kaçakçılığı önlemek için, tünelleri kullanılmaz hale getirecek çelik bir duvar örmeyi kararlaştırdı. 10 km uzunluğunda 30 m derinliğinde olacak bu duvar, ortalama 20–30 m derinde olan ve 800 m uzunluğuna sahip bu tünelleri tamamen devre dışı bırakacak. Mısır’ın bu kadar büyük bir harcamaya katlanacak olmasının temel nedeniyse HAMAS dinciliğinin Mısır’ı ciddi bir biçimde tehdit etmesi.

Özetle HAMAS kurulduğu andan itibaren bir yardım ağı (sadaka) oluşturdu ve bu ağa, İran ve Arap ülkelerinden gelen yıllık ortalama 30 milyon dolarla finanse ediliyor. Bank Saderat aracılığıyla HAMAS’ı finanse eden İran’ın “Yüce Rehber”i Ali Hamaney, 2008’de yardımın ikinci yarıyıl için 150 milyon dolara çıkartılacağını bildirmişti. Bu rakam eğer gerçekleştiyse adam başına 200 dolar eder ki, herkese yetebilir.

HAMAS Kuruluş Belgesi’ne (HAMAS Şartı) göre, “Madde 9: ‘Kur’an devletin anayasasıdır’; Madde 28: ‘İsrail, Yahudileri ve Yahudiliği nedeniyle İslamiyet ve Müslümanlara karşı bir meydan okumadır’ ve Madde 7:Vakit, Müslümanlar Yahudileri yok etmeden gelmeyecektir.” Aynı belgeye göre, “Filistin’in tamamı, Müslümanların tümü için kıyamet gününe kadar İslami vakıftır’ (Allah’a adanmış mülk!) Bu belge, HAMAS’ın hedeflerini “Filistin’de İslami bir devlet kurmak, Batılılaşma ve laiklikle mücadele” biçiminde belirlenmektedir. Nitekim HAMAS’ın iktidara gelmesiyle, siyasi kanat liderlerinden Nizar Riyad, “Birkaç saat sonra Gazze Şeridi’nde laiklik sona erecek ve buna ait hiçbir şey kalmayacak. Bugün sapkınlığın sonudur” diyecekti.

Uluslararası Af Örgütü’nün (Amnesty International) 10 Şubat 2009 tarihli raporuna göre, 3 hafta süren İsrail saldırılarında 1300 Filistinli öldü. Öte yandan Af Örgütü temsilcisi Donatella Rovera’nın soruşturmasına göre, HAMAS’da siyasi karşıtlarını “İsrail’le işbirliği yapıyor” bahanesiyle tasfiye ediyor: “20’den fazla insan, mücahitler tarafından öldürüldü. Birçok insanın, sakat kalmasına yol açacak bir şekilde bacağına, dizine veya başka yerine ateş edildi. Çok sayıda insana işkence edildi. Birçok insan evinden kaçırıldı, sonra ıssız yerlere veya hastane morglarına ölü veya yaralı olarak bırakıldı. Hastanede tedavi gören bazı yaralılar öldürüldü. Çok sayıda kurban ise, HAMAS’ın misillemesinden korkarak konuşmuyor.” Sınır Tanımayan Gazeteciler (Reporters Sans Frontieres) örgütünün 16 Şubat tarihli raporuna göre de “Gazze Şeridi’nde, yöneticilerin söylediklerinin aksine, gazeteciler İslamcı hareketi eleştirmekte, diğer siyasi grupların görüşlerini aktarmakta veya farklı görüşlerini aktarmakta özgür değiller.” Eski Kanada adalet bakanı ve parlamento üyesi, Montreal McGill Üniversitesi hukuk profesörü ve dünyanın en önde gelen uluslararası hukuk uzmanı Irwin Cotler, bölgede yaptığı incelemelerden sonra 16 Ocak 2009’da bir bildiri yayınladı. “HAMAS’ın çarpışma taktikleri ve ideolojisi, uluslararası insancıl hukuk kuralarının sistematik ihlali konusunda en mükemmelinden bir okuldur” iddiasında bulundu ve ekledi; Bugün dünyada silahlı çatışmalara ilişkin uluslararası anlaşmaları bu denli sistematik bir şekilde ihlal eden başka bir örnek bulmak olanaksızdır.”

Cotler’in iddialarına göre, HAMAS uluslararası hukuku 6 noktada ihlal ediyor: 1. Sivilleri bilinçli bir şekilde hedef alıyor, bu bizatihi bir savaş suçudur. 2. HAMAS’ın İsrail cevabından korunmak için apartman, cami veya hastane gibi sivil binaları bomba atmak veya ateş etmek için kullanması savaş suçudur. 3. İnsani simgelerin saldırıları gizlemek için kullanmaları… Örneğin mücahitlerin veya silahların taşınması için ambulans kullanmakta veya bir mücahit hastanede doktor kılığına girmekte ya da BM (Birleşmiş Milletler) logosu ve bayrağı kullanmaktadır. Bütün bunlar savaş suçudur. 4. Örneğine şimdiye kadar çok az rastlanan bir suç da, “Jenoside doğrudan ve halka yönelik şekilde çağrı”dır. HAMAS Şartı’nda da bu hüküm yer almaktadır. 5. HAMAS saldırıları mümkün olduğu kadar en fazla sayıda sivil öldürmeye yöneliktir. 6. Çocukların silahlı çatışmalarda kullanılması bir savaş suçudur.”

Başka bir rapora göre, “Restoranlar, internet kafeler, kafeler, düğün salonları yakılıyor. HAMAS, Gazze Şeridi’ndeki Filistinlilerin özgürlüğü için çarpışmıyor adeta İsrail’in yayılmacı ve faşist politikalarını desteklemek için silahların diliyle konuşuyor. HAMAS’ın barışı reddeden ve İsrail’i haritadan silmeye yönelen söylemi, İsrail’in arayıp da bulamadığı gerekçeyi oluşturuyor. Böylece hem Filistinli dinciler hem de İsrailli dinciler sahnenin ön tarafını işgal ediyorlar. İki tarafta birbirini besliyor, büyütüyor, geliştiriyor. Gerçek barış yanlıları ve Filistin halkı için gerçekten bir şeyler yapmak isteyen samimi insanlar ise, (Davaya ihanet) safsatasıyla susturuluyorlar.”

HAMAS gibi marjinal ve İHH gibi sözde yardım dernek ve kuruluşlarının sadaka kültürünü dini söylevlerle öne çıkarıp hem küresel hem de siyasal rant elde etmek isteyen birey ve bireyciklerin alt edilmesinde yatmaktadır mesele, yani emperyalist bu saldırı dalgasına karşı topyekûn bir enternasyonalist çizgi çıkış noktası olabilir. Bunun adı da “Din, dil, ırk ayrımı gözetmeksizin” halkları kucaklayacak olan ve ezen – ezilen meselesinde ki temel çelişkiyi çözümleyen sosyalist programıdır. Özetle “Filistin Sorunu” ancak savaşan düşman kardeşlerin sahneden indirilmesiyle çözülme sürecine girebilir. Bu da sosyalizmin bilimsel öngörüsüyle mümkündür.