Posts Tagged ‘Emperyalizm’

AKP’den umutlu olmak

Mart 8, 2013

dhb-halkinbirligiAKP’nin şakası yok, üstelik 10 yıldır da söylüyoruz…

Malum bizimkiler (bizimkiler dedik ya, başlıkta AKP’den umutlu olmak olunca, bazıları tarafından AKP’ci damgası yemesek iyi) önlerine uzun zamandır bir hedef koymuşlar:  2023.

Bu tarihi göremeyeceklerini biliyorum, ama niyet önemli derler ya bunların niyetini okumak önemli.

Şakası yok derken, hadi canım diyenler biz söylerken her şey yaptılar, ne mi(?) örneğin: bazen “Darbeci”, bazen “Ergenekoncu”, bazen de “Demokrasi” karşıtı…

Bugün Ergenekon’un yanına Devrimci Karargâh Örgütü ve KCK davaları eklendi, Ergenekon’da ulusalcılar biçildi, Devrimci Karargâh üzerinden devrimcilere gözdağı verildi, KCK davasıyla da Kürtler tasfiye edilmeye çalışılıyor. İslami faşizm Türkiye’de böyle yükselirken, aynı zamanda da sağcıları ve solcuları da aynı potada da eritti, öyle ki Yargı, HSYK, Emniyet, TSK bugün AKP’nin elinde değil bilakis cemaatin yükümlülüğü ve yaptırımı altında, geriye bir MİT kaldı(!), o da Tayyip kliğinin elinde, bizimkisi Nakşi ya cemaati iplemiyor, takmıyor, bay Gül ise cemaat konusunda oldukça hassas ve kırılgan gibi duruyor. Hatta padişah bozuntusu Tayyip dışında bütün AKP’li yardakçılar (köleler terimi daha uygun sanırım) vekiller her gün demeç demeç hoca efendilerine selam gönderiyorlar basın üzerinden. Yalarız, yutarız tarzından…

Dedik ya: AKP bir sermaye partisi, sermayeyle birlikte finans kapitale, yani kâğıt paraya dayalı bir iktidar. Hoca efendinin din çarkı da öyle. Bu iktidar ve padişah bozuntusu Tayyip efendinin ağzından hiç düşmeyen “Koalisyonlar ülkeye bir fayda vermedi, tek başına iktidar olarak onların yapamadığını yaptık”larla günü idare etmenin peşinde de olsa, şu son günlerde bir kez daha gördük en büyük koalisyon AKP’nin 10 yıllık siyasi tarihinde gerçekleşmiş: ABD-AKP-Cemaat paradigmasında belki de nesiller sürecek bir yapı oluşturmaya çalışıyorlar… Şakası yok derken kastımız biraz da bu…

Şimdi çattırtıyor bu koalisyon, çokta büyük bir gürültü çıkaracağa benziyor… Ömür boyu seviyeli bir ilişkileri olacak değil ya, her şeyi halettiler neticede, sağ-sol, en son Feto karşıtı diğer irili-ufaklı cemaatleri bertaraf etmekti onu da yaptılar. Malumdur Allah katında okunmuş-üflenmiş Cübbeli içerideydi de, hoca efendisine söz verip bir de üstüne hoca efendi için “Rüyaya yatınca” salıverdiler… Nasıl derler Allah bile yetişemiyor bunlara…

Türkiye’deyiz diyoruz, onlar Ortadoğu’dayız diyorlar. Alakamız yok oysa ne biçim bir çelişkidir ki, zoraki bir Ortadoğululuğumuz söz konusu oldu. Varsın olsun!

Çökecekler, çökerken de biz bu tuzu kurulara tahammül etmek zorundayız. Bu da zoraki bir görev!

Türkiye’deyiz, alın teriyle işinden çıkan işçiyi, patron karşısında disiplinlileri, namazını eksik etmeden çalışan işçileri anlamak zorundayız. Ufuk bu.

Sabah kalkacak işe gidecek, eve gelecek, namaz kılacak, sabah yine işe gidecek, TV kanallarında verilen her türlü ibneliği seyredip inanacak, Cuma’yı kaçırmayacak, ezan okunduğun da çalmayacak… Cuma namazından ve ezan her okunduktan sonra da günlük hayatlarına yani puştluklarına dönecek… AKP’nin tam da istediği ve yaratmak arzusu güttüğü insan profili…

Emperyalist rekabet, badem bıyıklı vizyonerlerin büyük Türkiye düşü…

Adım adım bir kâbus kuruluyor, bu kâbus kurgusu sokağa yansımak zorunda ve yansıyor da.

Bunu 15 Nisan’da Bakırköy’de gerçekleşen Grup Yorum’un “Yaşasın tam bağımsız Türkiye” konserinde 350 bin kişi olarak, 2012 – 1 Mayıs’ta Taksim Meydanı’nda ve yasaklı olmasına rağmen gerçekleşen en büyük sivil 19 Mayıs törenlerinde ve son olarakta 105 koruma, 20 zırhlı, 8 TOMA aracı ve 3600 polisle bilim düşmanlığını künyesine kazımış, eğitim politikaları İmam Hatip okulları açmakla sınırlı bir hükümetin başbakanı köklü bir bilim kuruluşuna savaşa gider gibi gittiği ODTÜ’de boyunun ölçüsünü aldığında gördük.

Bakarsanız, görürsünüz! Ben ne yapabilirim diyenleri dalga dalga burada görüyoruz.

Örgütlü güç hareket olarak güç kazanmazsa ve inisiyatifi almazsa, AKP’nin kurduğu bu yapı yine emekçilerin başına yıkılacak.

Sindirilmiş, faşist badem bıyıklıların her dediğine direnen ve aklını koruyanların, sınıfın aklını öne alan, halkın vicdanına bakmak önemlidir.

Tanrı’ya güveniyorlar ama üzerinde İngilizce “Tanrı’ya güvenmeyen”rengi yeşil yeşil Amerikan dolarlarını görüyoruz…

AKP’den umutluyuz!

Özel Yetkili Mahkeme (ÖYM)’lerin kaldırılıp, kaldırılmayacağı konusu bile bu sarsıntının ne kadar etkili olduğunu gösterdi.

Yıkılacaklar!

Büyük kırılma ise, komşularla sıfır sorun politikasını tıpkı 2023 hedefini önüne koyan padişah bozuntusunun ABD himayesindeki NATO üzerinden kendisine hibe edilen dolarlarla, Suriye üzerine kurguladığı tezgâhla başlayacak.

Kutlu olsun!

Bu yazım aylık sosyalist politik dergi olan Halkın Birliği’nin 2013 – Şubat sayısında yayımlanmıştır.

Reklamlar

Orhan Pamuk’un dili

Aralık 13, 2012

OrhanpamuttetikciOrhan Pamuk işi gücü bırakmış ve geçenlerde (yani 10 Aralık 2012 günü) yabancı burjuva yazar – çizer kalemşor zevatıyla oturup Esad için mektup kaleme almış. Mektup deniyor fakat bana göre sipariş üzerine kaleme alınmış bir yazı.

Neyse soL gazetesi de iki gün sonra (demek ki haber değeri varmış) manşetten bir Orhancık fotoğrafı vererek eline de bir silah tutuşturmuşlar ve başlık olarak da “Orhan Pamuk tetikçiliğe başladı” demişler. Haklıdırlar, aynı şeyleri düşünüyorum, hatta bu haberi görür görmez benim aklıma ilk gelen başlıkta “Kılavuzu emperyalizm olanın” olmuştu.

Zaten o başlıkla da birkaç yerde paylaşıldı. .

Gericiler durur mu(?) soL’un bu manşetinden sonra sosyal medya denen heyula da emperyalizmin çığırtkanlığını yapan Pamuk’u yermek yerine soL’un manşetine takılı kalmış durumda.

Özetle “Nereden tutsanız elinizde kalır haberciliği” yapmışlar, zaten fazlası da beklenmez bunlardan.. Burada o haber portallarının reklamını yapmak (yapmayacağım) istemiyorum(!) ama hakikaten sınırları zorlayacak derecede paylaşımlar yapıyorlar.

Üçüncü sınıf, omurgasız, ne koku ne de ruh var…

Her şeyi geçelim gelelim konuya, Orhan Pamuk NATO generalleri adına demeç vererek bir nevi tetikçilik görevini üstlenmiş durumda. Emperyalist işgale karşı (beğenirsiniz, beğenmezsiniz) duran bir ülkenin liderine “Eğer çekilmezsen Kaddafi gibi ölünün götüne demir sokarlar”, “Ailenin de sonu kötü olur” diyebilecek kadar ne alçaltabilir, sosyal medya soL’un manşetinden sonra Orhan Pamuk ve “Fan Club”larından geçilmiyor ki neden bu kadar tutuştular anlamış da değilim, neyse. Zira o mektubu bir de bu yönden okumak gerekiyor.

Zira yine geçenlerde çarşaf çarşaf el kadar çocukların eline balta, satır, bıçak verip kafa kestirenler hakkında neden gıkları çıkmaz bu “Koyunist” sürüsünün?

Ne yani emperyalistlerle beraber Esad’ın ya da başka bir ülke liderinin(yöneticilerinin) demokrat ve/ya da diktatör olduğuna bunlar mı karar verecek, bu kadar net mi yani. Bu mudur olay?

AKP’nin paralı uşaklığını yapan o dereden beslenen ağızları da dünyanın en pis nehri olan Ergene’den bile kokmuş olan bu aydın zevatının ve onun biricik savunucusu liberallerin, ne kadar gerici eylem varsa Vakit gazetesiyle ortak alan satışına çıkmalarıyla tanınan Devrimci Sosyalist İşçi Partisi’nin kudurmaları nedendir bilinmez. Öyle ya NATO’nun emri, ABD’nin kavliyle göte çubuk sokma meraklısı bu arkadaşlardan başka kim savunacaktı Pamuk’u zaten?

İşte goy goyculuk budur.

Hrant Dink’in tetikçilerine emiri veren Ramazan Akyürek (döneminEmniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire başkanlığı ve yine Trabzon İl Emniyet Müdürü olarak görev yaptığı dönemlerde İstanbul Valisi Erol Çakır tarafından siciline -Emniyetteki hizipleşme içinde- irticai akımlara (Fethullah) yakın, dikkat edilmelidir, ibaresi düşülmüştür)  denen ve AKP’nin Hrant Dink’in Türklüğe hakaret ettiği gerekçesiyle cezasını onayan Ombudsman diye atadığı eski Yargıtay üyesi Nihat Ömeroğlu’na bi’bakın değil mi? Kendisini aklamak için de, “Dosyanın kapağında Hrant Dink değil Fırat Dink yazıyordu yea” diye komik komik savunmalar yaptığını bi’ araştırsınlar da iki çift laf etsinler.

Neyse bu kepazelik ancak bizim dini bütün Müslüman iktidara ve liberallere yakışır.

Orhan Pamuk, Bernard Levy gibi adamlar, emperyalist bir işgal tehdidi halinde, (Irak’ın işgali, Kaddafi’nin tekbirler eşliğinde linç edilmesi, taa Yugoslavya’ya kadar gider bu mesele) Avrupalı orta sınıfın zekası budur, halkları açık işgale ikna etmek ve kamuoyu oluşturmak.

Bu işlerin parolası ve sloganı bellidir: “Ne Sam ne Saddam”, “Demokrasi yokluğu”, “Kimyasal silah tehdidi”, “Halka zulüm.”

Şimdiyse Orhan Pamuk’la birlikte beş tane herif,  “Linç edilirsin, ailen de bundan nasibini alır” diyorsa, daha çaplısını aramayın.

Öyle ya Erdoğan kliği de her kürsüye çıktığında ya da bir TV kamerası gördüğünde kaşlarını çatıp BM’lere çemkirerek, NATO’yu göreve çağırıyordu.

NATO’nun himayesinde Almanya’nın göndereceği Patriot füzeleri içinde aynı ağzı kullanıyorlardı. Neymiş efendim: tetik bizim elimizde olacakmış.

Doğrudur: Türkiye bu iktidarla olsa olsa tetikçi bir ülke olur. O ülkenin yazarı da işgalci dili…

Not: Sakın Orhan Pamuk 301’den yargılandı, bu ülkede 30 bin Kürdün ve bir milyon Ermeni’nin öldürüldüğünü dile getirdiği basit beyanına girip Pamuk savunusuna koşmayın. İğrenç bir şey olur, netice de tek bir öznenin bile adını zikredemeden şimdi elli emirliğe bölünmüş (Arap Ligi), siyahilere bayrak yedirilip ulu orta linç edildikleri, kadınların bütün özgürlüğünün yok edildiği devrimin savunucuları, bu ülkenin halkından toplanan vergilerle Kuzey’de besiye çekilen ve bu işin taşıyıcı ve taşeron firması konumundaki parça parça iş alıp kendini kotaran, fason AKP’den para aldığı için bir katliamı savunanların, Özgür Suriye Ordusu adlı ulu orta yerde hırsız ve çapulcu cinayet şebekesinin destekçiliğine düşerler. Bu iş AKP’li yetkililerinin “Patriot füzeleri” konusunda ki açıklamalarına benzer, ibretliktir efendim: tetik bizim elimizde!

FKBC: Coca Cola halkların katilidir!

Kasım 18, 2012

Dünyanın en büyük marka danışmanlığı ajansı İnterbrand, bu sene 13’üncü kez yapılan “En iyi 100 küresel marka” araştırmasının sonuçlarını açıkladı. Coca Cola bu araştırmada birinci seçildi. Coca Cola’nın marka değeri bile şu anda 80 milyar dolara yakın.

Coca Cola dünyanın ünlü emperyalist bir markasıdır. Emperyalizmin simgesi haline gelmiş bu marka, dünya halklarının katledilmesi için emperyalizme verdiği desteği gizleme ihtiyacı bile duymuyor.

Temmuz ayında Coca Cola’nın sahibi CNN’de yaptığı açıklamada Temmuz ayının tüm gelirini ve bundan sonraki ayların kar paylarının İsrail Ordusu’na devredildiğini açıkladı.

Coca Cola’nın birkaç katliamı

5 Aralık 1996’da paramiliterler Kolombiya Carepa bölgesindeki Coca Cola şişeleme fabrikası olan Bebidasy Alimientos şişeleme fabrikasında sendika temsilcisi İsidro Segundo Gill’i öldürdüler. Bunun ardından kaçmayı başaran başka bir sendika liderini kaçırdılar. Katiller sendika bürolarını yakarak, kalan işçileri sendikayı terk etmeye zorladılar.

Doha sonra Coca Cola tekelinin, Kolombiya’daki 9 sendikacıyı öldürtmek için AUC’a para verdiği çıktı.

Coca Cola daha önceleri Amerika’nın halklara yönelik bütün katliamlarını destekledi. Irak’ta, Afganistan’da ve dünyanın her yerinde halklara yönelik saldırıların mali destekçilerinden biri Coca Cola oldu.

Gazze’de yüzlerce Filistinli’yi katleden, okulları, evleri yerle bir eden İsrail’in en büyük finans kaynağı Coca Cola firması, Coca Cola’nın yaptığı reklamlardan birinde aynen şöyle deniyor: “Coca Cola iç, İsrail’i destekle. Amerikan ürünlerini destekleyerek, İsrail’e destek verin.”

Coca Cola, basit ya da masum zengin bir şirket değildir. Birebir emperyalistleri destekleyen, halkın katillerini finanse eden, onları yönlendiren bir şirkettir.

Halkımıza çağrımızdır. Coca Cola içmeyin. Coca Cola emperyalizmin simgesidir. Coca Cola’yı her içtiğinizde aynı zamanda İsrail Ordusu’na bomba teminatı sağlıyorsunuz demektir.

FKBC | Faşizme Karşı Birleşik Cephe

Suriye direnişi üzerine

Ağustos 16, 2012

“Kim emperyalist boyunduruğa karşı, halkının kurtuluşu için,
bütün varlığını ortaya koyarak savaşıyorsa ihtilalci de,
devrimci de, ilerici de odur!”
(Mahir Çayan)

Suriye Ordusu, ABD ve Batılı çetelerinin desteklediği dinci teröristleri yenilgiye uğratır mı bilinmez(?) ama kendisine “Özgür Suriye Ordusu” adını veren çapulcular grubu, gerçekte küresel cihatçılar, El-Kaide militanları, paralı katiller ve “Müslüman Kardeşler”den oluşan gerici güçler an itibariyle (şuan) Halep’ten sökülüp atılıyor.

Peki, komşu bir ülkedeki meşru rejimi yıkmaya çalışan, bu amaçla İslamcı teröristlere yardım eden, onlara silah ve halkın vergilerini de alıp, ellerine AKP iktidarınca verilen ATM kartlarından kolaylıkla gidip para çeksinler diye para veren, üslenmeleri için kamplar kuran iktidar ne yapacak?

Bu olay, hem Anadolu toprakları için kara bir leke, hem de cumhuriyet tarihinin en büyük diplomatik yenilgisidir.

İşte Halep’te yaşananlar insanlığın kader savaşı gibi karşımızda duruyor. Esad ve BAAS rejimini çok sevdiğimiz (bu arada BAAS’ın nedir, ne anlama geliyor, amacı nedir üzerine ayrı bir başlık altında bir yazı yazmak gerekiyor), dahası demokratik bulduğumuz için değil: emperyalizme ve küresel gericiliğe karşı oluşan direniş hattının en önemli parçası olduğu için, bir kader savaşı.

Suriye direnişi Doğu’nun nefsi müdafaası, Batılı yeni sömürgecilere karşı mazlum milletlerin öz savunması durumuna artık gelmiştir. Öyle ki, Suriye savaşı şu gerçeğin altını bir kez daha çizdi: ne kadar radikal, köktenci vb. olurlarsa olsunlar siyasal İslamcıların ne ahlakları, ne tutarlılıkları ne de güvenilirlikleri var. Söz konusu bile değil. İlkesizler.

Tek siyaset tarzları takiye yapmak!

Amaca ulaşmak için her yolu meşru görüyor, en alçaltıcı işbirliklerine girmekten çekinmiyorlar. Suriye’de “Emperyalizm”in hizmetinde, kendi halklarına karşı savaştılar.

Tarihe yerli ve yabancı işbirlikçileriyle birlikte geçtiler, bu utanç da onlara yeter!

Var oluşçu pezevenkler!

Aralık 9, 2011

Kabul ediyorum, ülke normalde de çok karışık, şuan daha da karışık gibi ve karışacakta. Evet, belki de tarihinde görülmemiş bir şekilde bir oyun oynanıyor, kabul ediyorum. Çok büyük oyunlar oynandığı muhakkak, hem de emperyalizmin bilinen ayak oyunlarına yakın bilindik oyun, uyunana aşk olsun. Öyle ya başbakanımızın alnı secdeye varıyor, namaz kılıyor. Daha neyi dert ediniyoruz.

Sonuçta iktidarın vermiş olduğu mukaddes güç, AKP’yi muktedir kıldı. Tayyip’e padişahlığı yakıştıranlar Tayyip’i artık çok farklı yere koyuyor. Tanrı ötesi bi’şey, seçilmiş kişi falan muamelesi yapılıyor şuan kendisine. O bu değil, halis muhlis Türk İslam şeyi işte.

Sıralama yapıyorum: bunlardan birincil isim elbette Egemen Bağış denen zatla birlikte, Ali Babacan, Davutoğlu ve yılanın başı gibi görünen BOP eşbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan kliği ile birlikte İngiliz gülü Abdullah’tır. Elbette asıl kral ve kraliçe durumundaki kişi Fethullah kliği asal olarak bu pisliğin başını çekmektedir. Öyle ki Fethullahçı cenah var oluşçu pezevenkler tanımını hak etmektedir.

Öyle ya herkes çeşitli tezler sıralıyor; kısaca anımsayalım. Birinci ve en doğrudan tez şu: futbol camiasındaki dengeleri bozmak, oluşan çatlaklara yerleşmek için büyük bir hamle gerekti, şimdi şike cezalarının indirilmesi, ardından tutuklu bazı isimlerin salıverilmesi ihtimalinin ortaya çıkması, cemaat “operasyonunun” yarım kalması endişesi yaratı.

Birincil örnek Serdar Turgut denen ipne… Kendine bakmalıdır.

İkinci tez, bir öncekinin üzerine bir adım daha atıyor ve işin içine Ergenekon, Balyoz, KCK gibi davaları, tutuklu milletvekilleri gibi boyutları katıyor. Kabaca, şike soruşturmasından tutuklananların salıverilmesi diğer davalar için de emsal olacak; cemaat AKP’nin bu davalarda da geri adım atmasından çekiniyor fikri ortaya atılıyor.

Üçüncüsü de, benzer şekilde, ikincinin bir devamı gibi… Yüzde 50 oy, üzerine seçim sonrasında düzen muhalefetini hırpalamakta gösterilen başarı, AKP’de kendisini bu noktaya taşıyan iddialardan uzaklaşma eğilimini güçlendiriyor, Emre Uslu, örneğin, internetten “yeni anayasa umudum kalmadı” yollu şakımalar yayımlıya biliyor. Planın arkasındaki Arınç argümanlarını katmıyorum, Erdoğan’ın başkanlık ya da cumhurbaşkanlığı hülyalarının Gül’ün “psikolojisi” üzerindeki etkileri vesaire de bi’yana. Bunlar sıralanıyor ve bir fısıltı halinde “Erdoğan sonrası AKP ne olacak” sorusu dillendiriliyor. Sikimizde değil, umurumuzda da.

İç içe geçen bunca şey, bazıları düpedüz saçma gibi görebilir, örneğin 2. Cumhuriyet’in payandalarını düzenin bütün kritik kurumları içerisine yerleştirmek olan bir siyasi hareketin, yeni rejimi tesis ettikten sonra futbol gibi hayli kritik bir alanda neden frene basmak isteyeceğinin yanıtı yok.

Öyleyse? Emperyalizm!

Çünkü biliniyor ki emperyalizm son çeyrek yıldır din üzerinden saldırıyordur (ve) fakat dün milliyetçilik etkisini ön plana sunuyordu. Günümüz döneminde ise Müslüman toplumunun dini değerlerini suiistimal eden var oluşçu pezevenkler artmakta, bırakın vatanı, arsayı bile kişisel duygularından dolayı Afrika’da bile görülmemiş bir politika yürütülmekte ve başını da FBI çiftliklerinde, CIA’nin kucağında Suudi Arabistan’a girmesi yasak olan ve Arap anayasasınca idam edilecek ve de her şeye ağlayacak bir var oluşçu pezevenkimiz var: adı da Fethullah Gülen!

Bilin istedim: hesaplaşacağız!

Erdoğan, TIME dergisine kapak olursa?

Kasım 18, 2011

Suriye’de ‘Arap Baharı’na ayar verme işlemi, Türkiye’yi de okkanın altına götürecek mahiyette devam ederken TIME dergisinin Erdoğan’ı kapak yapması oldukça normal, öyle ya Suriye’de elçilik basıldı, bayraklar yakıldı, Atatürk tablosu parçalandı falan filan.

‘Komşularla sıfır sorun’ politikasına bakar mısınız? Erdoğan herkesten daha çok savaş çığırtkanlığı yapıyor. Son çeyrek yüzyılın en aşağılık politikasıyla karşı karşıyayız! Yeri gelmişken şu Suriye’de ‘Bayrak’ yakma olayına inanmıyorum, baştan aşağı düzmece haberler silsilesi 4. kuvvet diye tabir edilen medya(mız) akıllanmadı daha, Erdoğan emperyalizmin medya da iktidarın borazanlığını yapmaya devam ederken, ABD’nin ünlü dergisi TIME 28 Kasım’da piyasaya çıkacak olan sayısında Asya ve Avrupa’da Erdoğan kapağı ile çıkıyormuş. Kapaktaki söz de şuymuş “Erdoğan’ın Yolu” (Erdoğan’s Way). Erdoğan’ın kendi doğru bildiği yolda gittiği vurgulanan haberde, Türkiye’nin bölgesinde Arap baharı için giderek güçlü bir model oluşturduğu belirtiliyormuş…

Oysa TIME kapakta Türkiye’nin “pro-İslamic” lideri, yani İslam yanlısı lideri Erdoğan (Laik, demokratik ve Batı yanlısı) ülkesini bir bölgesel güç haline getirdiğinden söz ediyor olsa da, bu işin böyle olmadığını biliyoruz. Biliyoruz çünkü kaynağımız burada Erdoğan’dır ve yine Erdoğan’ın kullandığı emperyalist jargonlardır (bunu önceki yazılarda belirttim.) Emperyalistleri Suriye’ye saldırmaya çağıran da (bkz: bugün ki ajanslar.)

Netice de TIME’in Erdoğan’ı kapak yapması gayet normal, nede olsa işbirlikçilikte çığır açmıştır. Ve hakikaten de ‘Kapak’ olacak mahiyettedir. Her ne olursa olsun siz TIME gibi dergilere nazaran Türkiye’deki mizah dergilerini ciddiye alın derim, onlar TIME vb. gibi dergilere rağmen daha sağlıklı daha nitelikli analizler yapmaktalar.

Kapak olma meselesi
Bir de son olarak şunu söyleyeyim: bildiği, bilmediği, görev aldığı, almadığı her konuda konuşmayı, yorum yapmayı, eleştirmeyi ve böbürlenerek insanları çıldırtmayı amaçlamış güzide bir iştir oraya buraya kapak olma meselesi, ukalalık ve atıp tutmaya en güzel örnek olsa da kalıbının içindeki ayıpçı kelimeyi de varın siz söyleyin…

Not: ABD’nin güdümündeki muhaliflere açıktan destek verip Suriye bizim iç işlerimizdir diyen Erdoğanken, bayraklar yakılıp Atatürk posterleri yakılırken Erdoğan hakkında hiçbir tepki yok, biliyoruz ki Suriye’de var olan sözde muhalefet küçük bir grup ve organize değiller. İşin açıkçası organize edilmeye çalışılıyorlar, Amerikalılar gecenler de ağızlarından baklayı çıkardılar, ‘Bize en az 6 ay verin’…

Bu 6 ay içerisinde göstermelik bir ordu bile yaratacaklar, bir tane de komutan ve/ya da lidercik. Mısır, Tunus, Libya vs. Amerikalıların adını verdiği uyduruk bir konseylerle şuan o ülkeler İslami kanunlar ve hükümlere sürükleniyor. En son örneği Libya işte, İslam kuralları geçerli olacakmış.

Şimdi akla gelen ilk soru (eğer tutarsa ve emperyalistler başarılı olursa –ki bu sürece Erdoğan’da dâhildir–) Suriye Sudan mı yapılmak isteniyor sorusunu aklınıza getirebilirsiniz… Yine de bilinmez fakat bir yandan da şunu söylemenin yeridir… Öyle düzmece ve kıyıdan köşeden toparlanan adamcıklarla değil, önümüzde ki dönemlerde Suriye’de Erdoğan posterleri yırtılırsa şaşırmayın derim!

Tehlikeli aklın itirafları

Kasım 17, 2011

“Çok öğretici ve çok gülünç bir görünüm ile karşı karşıyayız.
Burjuva liberal fahişeler, devrim çarşafıyla örtünmeye çalışıyorlar.”
(Vladimir İlyiç Lenin)

“Ne Yapmalı?” Lenin’in yıllar önce sorduğu soruydu bu. Elbette birçok kişi şuan Lenin’le aynı şekilde düşünmüyor. Ufuk Uras gibiler bile artık böyle bir şey düşünmezken bende böyle bir şeyde beklemiyorum. Peki, ne diyorlar ya da nasıl olmamızı istiyorlar: olaylara karışmayın / karışmasınlar falan filan… Piyasa ekonomisi rayına oturacaktır, dert etmeyin vs. Burjuva sınıfının işçi sınıfını sevme gibi bir lüksü yok elbette, zengin olan onlar, biz değiliz ya. Gerçi bunun için paraya – metaya da gerek yok, insancıl olabilmek yeterli. Ha bir de sanırım şunu diyorlar: bugün bütün Kürtler Ak Parti(AKP)’de siyaset yapsa, yani sivil siyaset alanını tercih etse ortada bir sorun kalmaz(mış)…

İşte bütün bunlardan sonra düşünmeye başladım: Erdoğan çevrecileri HES’lere karşı çıkıyor diye (ben çevrecilerin daniskasıyım) dediği gün anlamamıştım, oysa Sarkozy olsun, Berlusconi olsun, Obama ve tayfası (Tayyipgiller) olsun, ilericiliğin tam anlamıyla daniskasıymışlar, Araplar dururken Ortadoğu’da tanımadığı insanlar için avazı çıktığı kadar bağıran Hugo Chavez ve çevresinin çevresi darbeci mi oluyor(?) demeye başladım!

Öyle ya Libya halkı Kaddafi diktatörlüğünden kurtulduysa bu Sarkozy’nin politikalarında vücut bulan insancıl emperyalizmin başarısıdır. Hazır sırada Suriye var, aynı politikalara destek veren Türkiye hükümetini de takdir ettiğimi belirtmeden artık geçmek istemiyorum.

Devlet, Öcalan, PKK ve AKP… Peki, bu kimin barışı?

Ekim 22, 2009

girl&blackboardTürkiye’de son birkaç aydır bir açılım konusu tartışılır durumda, tarafları da aslında belli.

Taraftarlardan biri ABD başkanı Obama’nın öncülüğünü çektiği AKP ve bazı PKK’liler, diğer taraftaysa Kemalistler, ulusalcılar, MHP ve CHP gibi bazı takım partiler, Aydın Doğan Grubu, Cumhuriyet Gazetesi yazarları ve diaspora Ermenileri var…

Konumuz elbette her zaman ki AKP’nin bu gündemi olacaktır o da iktidar olduğu içindir, ama bu sefer her zamankinden daha da çok tartışılması gereken PKK’nin siyasal düzlemidir.

Nedir peki o siyasal düzlem(?) sınıfsal mıdır yoksa ezilen bir halk hareketinin öncülüğümüdür ve/ya da Türkiye Cumhuriyeti’ni eleştirdikleri batı emperyalizminin güdümünde yürütülen mücadele midir?

Türk burjuvazisi ile birlikte yaratılmak istenen feodalizmin ağırlığıyla birlikte, Kürt burjuvazisinin yükseltilmesi midir temel mesele(?) yoksa gelinen süreç teslimiyet ve tasfiye çizgisi midir?

Bence bu süreç PKK’nin tasfiyesiyle birlikte alınacak rolünde gerçekliğidir. Örneğin batının artık silahla bu mücadeleyi çözemediniz bunu artık siyasal düzlemde çözün telkinlerinin olduğunu söylemek gerekiyor. Ki PKK, hem PKK olduğu dönem sonunda hem de Kongra-Gel ismini aldığı süreçte bağımsızlık talebinden vazgeçtiğini ilan etmişti.

Not: Abdullah Öcalan’ın kuruluş aşamasında PKK’yi Mahir Çayan’ın devamı olarak gördüğü düşüncesi kuşkusuz Türkiye Devrimci Hareketi’ni heyecanlandırmıştır. Bu heyecan da (Öcalan’ın tabiriyle) Türk solunu heyecandan da çok bu mücadeleye destek vermeye zorunlu kılmıştır.

Zaten, Ulusların Kaderini Tayin Hakkı (UKTH)’nın koşulsuz argümanı da ezilen halklar bazındadır, destek bu biçimdedir ama bu destek daha sonra karşımıza başka formasyonlarda çıkmıştır.

Örneğin PKK’nin silahlı mücadeleyi yükselttiği bir dönem olan 1990–91 dönemlerinde ki ateş kes çağrısı Türkiye Devrimci Hareketi için büyük bir hezeyandır. Deyim yerindeyse o gün devrimi bekleyenler büyük bir kayıpla bu süreci tamamlamışlardır. (Buna bizde dâhiliz.)

Bu kayıp o dönem için Öcalan’ın kayıbı olduğu kadar Türkiye devrimcilerinin de kayıbıdır.

Çağrı
Yinede belirtmek gerekir ki, Abdullah Öcalan’ın 1999 yılında çağırdığı gurup ile 2009 yılında yine onun çağrısıyla gelen guruplara aynı misyonu yüklemenin doğru olmadığı kanısındayım. 1999–2009 tarihleri Türkiye, Kürdistan, Ortadoğu ve uluslararası konjonktür aşısından çok farklıdır. Bu bir gerçeklik, hele hele güya teslim olan bu kişilerin serbest bıraktırılması durumuysa olumlu bir adım olarak nitelendirilebilinir.

Ama şimdilik.

Bu yüzden Obama’ya bakmadan önce 5 Kasım 2007 tarihinde Oval Ofis’te Erdoğan ve Bush görüşmesine bakmakta fayda var.

Peki, orada ne var?

Kürtler de dâhil tüm ilgili tarafların PKK’nin aşılması – tasfiyesi gerektiğine ilişkin söylemde aynılaşması ve bu ortak söylemin aynı zamanda Ortadoğu’daki sorun alanlarına ilişkinde ilgili tarafların yeni bir ara konsept üzerinde mutabakat sağlamış oldukları anlamına gelmesi var.

Uluslararası verili durum; PKK’ye, Türkiye’nin demokratik değişim ve dönüşümünü militarist egemenler lehine bloke eden bir güç olarak algına bilir ya da Güney Kürdistan’daki kazanımları zora sokan ve Kürtler için hiçbir anlam ifade etmeyen (bazılarına göre) silahlı mücadele yerine; barışçıl, demokratik, siyasi ve uluslararası geçerliliği olan açık – legal mücadelenin temel alınmasını dayatmakta olduğu gerçeği de olabilir. Buna ayak diretmenin geçerli hiçbir gerekçesi olamayacağı düşüncesi de buna hâkim olabilir.

Bu yüzden olasılıkları göz ardı etmemek en iyisi.

Ama konuşanların hepsi aynı maskeyi takıyor yinede, bunlardan ilki Erdoğan ve Gül kliği, diğeri de Öcalan ve RojTv’de konuşan Cemil Bayık’ın 19 Ekim’deki röportajı: kendi fikrini söylemiyor aksine Öcalan’la aynı paralelden ateş atıyor, izleseniz görürsünüz. Açık açık söylüyor ABD, bu işi TC hükümetinden önce öngördü. Buda yeterlidir sanırım. Bundan dolayı o paraleli maalesef kuranlarsa ABD emperyalizmi ve batı hegemonyasının kitlesel nüfusunun yarattığı bir güç silsilesi oluşturuyor.

Neticede bu tartışmaların odağı Erdoğan’ın ABD ve Irak ziyareti, Suriye ile sınırların açılması Ermeni protokolünün imzalanması ve Öcalan’ın son basın açıklaması ile yeni bir tartışma ve gelişmeye evirilmiş durumda. Özetle hepsi aynı kulvardalar.

 İkinci bir not: İsrail’i unutmamak lazım.

 Bu işin içinde olmayanlarsa Türk ve Kürt emekçileridir. Yani sınıfsal bir kazanımın olmayacağı gerçeğidir.

Bu bağlamda bütün bunları Öcalan’ın iyi niyet olarak nitelediği ve teslim olmasını önerdiği gruplar ki bizce de iyi niyet grubudur. Ancak bu barış gibi önemli bir kavramın içini dolduracak iyi niyet grubu değildir ve emperyalizmin taraf olduğu bir barış girişimi hiçbir zaman demokratik olarak algılanmamalıdır. 

Üçüncü not: Abdullah Öcalan’ın İmralı’dan üç ayda bir Yeni Mahalleye kendisinin ağzıyla ‘Yol haritası’ için götürüldüğünü unutmayın.

Bu yüzden geçmiş dönemlerde Öcalan’ın Marksizm ve Leninizm bizi geriletmiştir sözü ve bayrağından orak – çekici çıkartması neyse bugün ki adımın niteliği de odur.

Kabul etmeliyiz ki süreç bize rağmen işliyor / işleyecek, emperyalizm hem tehlikeli hem de güçlü yüzünü gösteriyor çünkü. Gerçek anlamda Kürd’ün içinde olmadığı bir Kürt açılımı süreci söz konusudur ve bu noktada bölük pörçük ses çıkartan Kürt kanaat önderleri, örgüt ve aydınları elbette sürece müdahil olmak durumundadır ve zorlanacaklardır bütün bunlara. Müdahil olmaktan kasıtsa; AKP açılım yapıyor hadi valizlerimizi hazırlayalım ya da TC başbakanına rica minnet mektupları yazmak değildir elbette. Biz biliyoruz ki, içimizdeki ülkeye dönüş özlemi ancak halkların kendi kaderini tayin hakkını kullanması ve kaderi üzerindeki son sözü kendi söyleyerek halkların özgürleştiğinde söyleyeceği sözle son bulacaktır.

Yoksa PKK silahlı gücüyle Kürt halkının değil Abdullah Öcalan’ın fedaileri konumunda olacak olanlarla olacak bir süreç değildir bu. Dolayısıyla gelinen noktada uluslararası dengeler Kürtlerin dünya ve bölge konjonktüründeki konumu, Öcalan’ın fedai ordusuna neden ihtiyaç duysun değil mi(?) de diyebiliriz.

Kimsenin kendini fedai olarak sunmasına gerek yok, halk kendi fedailerini de öncülerini de yaratacak güçtedir.

Bütün mesele gidenle – gelen arasında ki temel çelişki meselesindedir.

Emperyalizme ve AKP gericiliğine teslim olmadan Türkleri de, Kürtleri de özgürleştirebilmek! — 2

Nisan 3, 2009

header_3Öcalan’ın daha önce de okumuş olduğum bazı yazılarından da çıkardığım birkaç olgu üzerine durmakta aslında fayda var. Öcalan’ın üç aşamalı devrimi, AKP’yi Hizbullah’ın resmi şekli olarak gören biçimi ve Kürtler içinde Yahudilerin yarattığı milliyetçi dalga ve bu milliyetçilik olgusu. İşte bütün bunlar aslında Öcalan’ın emperyalizme temkinli baktığını gösteriyor. (Kaldı ki daha önceki yazılarında da Kemalizm’i yanlış tahlil ettiğini ve PKK’nin tekrardan bu tahlili yapmasını öneriyordu yazılarında. Ve aynı zamanda da Mustafa Kemal’in eli öpülecek biri olduğu görüşünü deklere ediyordu yazılarından. Tam olarak algılamış değilim “el öpme” mecazimi yoksa cezaevi koşullarından mı kaynaklanıyor onu da bilemiyorum ama sonuçta böyle bir yazı kaleme aldığını gayet iyi biliyorum.)

Üç aşamalı devrimden söz ederken Öcalan (bunlar ekolojik devrim – kadının temel alındığı devrim ve demokratik cumhuriyetçi devrim) olgusunun olduğu bu görüşler kuşkusuz Amerikan emperyalizminin desteğini ve/ya da emperyal güçlere biçilmiş bir rolü kapsamıyordu.

Yahudi lobilerinin Kürtler üzerindeki oyunları en son Gül’ün Irak ziyaretiyle kendini gösterdi. Anlaşılıyor ki, burada bundan sonra İngilizlerin, Yahudilerin ve Amerikan -emperyalizminin- lobilerini de gelip giderken göreceğiz. Gelip gitmeleri elbette yine Talabani ve Barzani’nin “PKK ya silah bıraksın ya da K. Irak’ı terk etsin” mesajlarında ki gibi okunabilir. Ya da Hizb-u Tahir Örgütü’nün Fethullah karşıtı sert tavrı ve İngiliz emperyalizmine yakın açıklamaları buna kaynak olabilir.

Peki, burada ki asal mesaj kime?

Doğaldır ki Amerikan emperyalizmine!

Peki, PKK silah bırakır mı?

İşin açıkçası bu ütopik bir şey, zira bunun Öcalan’ın İmralı’dan avukatları aracılığıyla dışarıya yansıttığı yazılarında da görüyoruz. PKK silahsızlanacak ya da silahsızlandırılacak iddiası ayakları yere basmayan bir iddiadır ve öylede kalacaktır. PKK’nin silahlarını terk etmesi PKK’nin tavsiyesi anlamına gelmektedir. PKK elinde tek teminat olarak tuttuğu silahını hiçbir zaman bırakmayacaktır. Siz bakmayın ucuz yoldan köşe edinmeye çalışan burjuva kalemşorlarımızın çokbilmişlik edalarına. Onların uyguladıkları düpedüz küçük-burjuva ayak oyunlarıdır. Yoksa bir şey bildiklerinden değil. Buna emin olabilirsiniz. Zaten şimdiden başladılar köşelerinden “ben demiştim”lere. Ne yazık ki hiç biri tutmayacak! Ne PKK’nin Avusturya’ya ne de İskoç ve Norveç eteklerine sürülmesi söz konusu değildir. Hele hele PKK’nin siyasallaştırılıp Türk siyasetinin bir parçası haline getiriliyor olması gerçekten de gülünçtür. DTP zaten bu işlevi gerçekten iyi yapmaktadır ve hatta DTP’nin rolüne soyunan AKP’nin bundan tasfiyesi söz konusu olmalıdır ki en doğrusuda zaten budur.

Ergenekon olayında kendilerine sızdırılan bilgilerde de olduğu gibi birileri yine kendilerine bilgi servis edecek ve köşelerinden atıp tutmaya Türkiye’yi ve dünyayı tahlil ederiz yalanına kendilerini inandırarak yoluna devam edeceklerini sanıyorlar. Umuyorum ki İmralı gerçeğine bakan Kürt halkı bunu boşa çıkaracaktır.

MEDENİYETLER ÇATIŞMASI TEZİ’NİN İDEOLOJİSİNE KARŞI SOSYALİZMİN İDEOLOJİSİ
Dolayısıyla Amerika patentli bu ideolojilerin kaynağı ne Türk halklarının ne Kürt halklarının ne de çeşitli milliyetlerden halkların emniyetini içermektedir. Fakat bu tez Amerika’nın emniyeti ve kapitalizmin geleceği için Amerika’nın ulusal çıkarlarını savunduğunu söylersek yanılıyor olmayız sanırım.

Dolayısıyla…

Fransa’dan yapılan bir eleştiride Huntington’ın “Medeniyetler Çatışması”na şöyle cevap verilmektedir Le monde diplomatique dergisinde: Huntington’un analizi, İslam dünyasına ve Çin’e karşı (Huntington, Çin emperyalizmi ve İslami köktendinciliği’ni batının düşmanları olarak sunmaya çalışmıştır) Amerika’nın yürüttüğü çıkar savaşımına teorik bir meşruiyet kazandırmayı hedeflemektedir.

İngiltere’den yapılan diğer eleştiriyse: Yıllar önce İngiliz profesörü Fred Halliday, “Medeniyetler Çatışması” tezine bazı eleştiriler yöneltti. Halliday’e göre Osmanlı İmparatorluğu’nun çökmesinden sonra, hiçbir İslam ülkesi Batı’yı tehdit edecek güçlü bir orduya sahip olmamıştır. İslam ülkelerinin toplam askeri gücü Batı’nın çok gerisindedir. Sırf bu nedenden dolayı İslam’ın tehdit oluşturduğu iddiası gerçekleri yansıtmaktadır.

Buna benzer başka eleştirilerde Edward Said ve Samir Âmin gibi tanınmış kişilerde Huntington’un tezlerini eleştirerek şöyle diyorlar.

Öreğin şöyle der Edward Said: Huntington, medeniyetler çatışması üzerine yazdığı yazının başlığını ve ana fikrini Bernard Lewis’dan almıştır. Ve Bernard Lewis’i ‘etimolojiye hile katmak, kötü niyetli gözlemler yapmakla’ suçlayan Said, Lewis hayret verecek kadar cahil bir şarkiyatçı olduğunu ifade etmiştir.

Bu yüzden belki de Huntington’un tezine en sert eleştiriyi bir zamanlar Pakistan Dışişleri Bakanlığı yapmış Sardar Aseff Ahmad Ali dile getirmiştir. Sardar Aseff Ahmad Ali, Huntington’un tezlerini ırkçı bularak, dahası Hitler’in “Mein Kampf” (Kavgam) ve Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” kitabının arasında çok önemli fark olmadığını ileri sürmektedir.

Yener Orkunoğlu’da: “Medeniyetler Çatışması” tezi, medeniyet kelimesi gibi, belirsiz ve bulanık bir sözcüğe (kavrama değil) dayanır. Medeniyet sözcüğü ile kastedilen nedir(?) diye sorar Yener Orkunoğlu.

Din midir?

Kültür müdür?

Belirli bir yaşam biçimi midir?

Bu bulanık ve belirsiz sözcük üzerine bir teori inşa etmek, teorinin de belirsiz ve bulanık olduğu anlamına gelir, medeniyet sözcüğü gerçekten bir olguyu izah etmekten yoksundur der.

Anlaşılıyor ki bayrağına orak – çekici taşıyan bir ulusun temelde gerici ve milliyetçi söylevlerin temsilcisi misyonunu üstlenmesi söz konusudur. Bunu şimdilik gerici bir parti konumunda bulunan AKP yürütmektedir. Kuzey’de ise birer halı tüccarı rolünde olan Talabani ve Barzani bu misyonu üstlenmişlerdir. Türkiyeli Kürtlerin önünde emperyalizmin öne sürdüğü politikalar vardır ve sosyalistlerin tavrı da UKTH’nın öngörüsüne sahip bir mücadeleyi savunmaktadır. Doğru perspektifte bu olmalıdır.

Doğaldır ki, Türkiye’de ne Kürt halklarının ne de Türk halklarının bağımsızlık mücadelesi bu konumda olmalıdır. Türkiye’nin bağımsızlık mücadelesi bir dava olarak birincil bir konu olarak öncelliğini korumalıdır. Türkiye’nin demokratik anlamda gerçek bir şekilde bağımsızlığını savunması hem Türkleri hem de Kürtleri özgürleştirecektir. Bağımsız bir Türkiye Kürt halklarını, özgür Kürt halklarıysa Türkiye’yle birlikte Kürt halklarını özgürleştirecektir. Konuya böyle bakılmalıdır.

Ve nihayetinde hem Türkiye açısından hem de Kürtler açısından sosyalizmin kaderi bu olmamalıdır!

İşte yeniden yıllar geçerken, şimdi ayakkabılarını Saddam’ın heykeline fırlatanlar bugün kürsüde konuşma yapan Bush’a ayakkabılarını fırlatabiliyorlar. Dolayısıyla emperyalizmin bireyi bir araç / fedai / kurban olarak görmesinin üzerinden de yıllar geçiyor. Araç olarak görülen fedai ve kurbanın uyanmasıysa an meselesidir.

Zira Türkiye’nin tam anlamda ‘bağımsız’ bir ülke olması kendi coğrafyasıyla birlikte Ortadoğu’yu da bağımsızlaştırarak devrimcileştirecektir. Gericileşen bir Türkiye kendiyle birlikte Ortadoğu’yu da gericileştirecektir.

Çünkü devrimci bir kıvılcım her şeyi değiştirebilir!

Yeryüzü bu devrimci kıvılcıma hazır olmalıdır!

-Bitti-