Posts Tagged ‘Devrim’

Komünist propaganda

Kasım 11, 2011

Neredeyse son çeyrek yüzyıldır sosyalizm bitti yaygarasıyla ortaya çıkanlar olmuştur, halende varlar. İlginçtir, bitti dedikleri ideolojiye halende çok yoğun bir şekilde saldırmaya devam ediyorlar. Nedendir bilinmez (aslında biliyoruz), bitti dedikleri şeye saldırırlar, varın onu da siz kendinizce yorumlayın?!

Elbette dünya da bu işin fikir babası emperyalistlerdir ve NATO’nun himayesinde olan ülkeler vardır, SSCB’ye karşı anti-komünist propagandayı güdenler de özellikle de Amerikan emperyalizminin kara propagandasını yapan ve onların her ülkede var olan, yerli ve yabancı ideologları-işbirlikçileridir. Bitmeyecek gibi görünüyorlar.

Bitmesinler de çünkü sosyalist ve komünist ideolojiyi de var edenler kendileri, bu yüzden bunlar her zaman ve her yerde görevlerine amadedirler.

Tıpkı bizde de olduğu gibi. Örneğin 1939-1944 yılları arasında Türkiye’de Alman büyük elçiliği de yapan, 1980’li yılların Ağustos aylarında kurulan Ülkücü Komando Kampları’nda faşizmin Türkiye’deki dönemin milliyetçi temsilcisi Türkeş’in emriyle, o kamplarda “insan en iyi şekilde nasıl öldürülür” eğitimini veren Franz von Papen gibi. Tarihte bunlar olmuştur… İşte bundandır ki, Türkiye’de bunu bir ara Türk-İslam sentezinin bir unsuru olan ülkücü-faşist cenah yapıyordu (gerçi pekte değişen bir şey yok, AKP’den fırsat buldukça ve akıllarına geldikçe yine yapmaya çalışıyorlar) keza şimdi bu işi yine aynı sentezin dini boyutu daha da ağır yönü olan mevcut iktidar partisi yapıyor.

Zaten faşizm Türkiye’de sadece İslam boyutuyla yükselebilirdi ve onlarda bunu yapıyorlar.

Bakın şu liberal gazetelerden tutunda Zaman’a kadar uzanan çizgide ve Akit vb. gibi gazeteciklerin mutlaka bir sayfası ya da köşe yazısı buna ayrılmıştır. Öyle bir telaşla yazıyorlar ki, yazıların çıktığı yere bakıyorsunuz aynı yuvalardan besleniyorlar. Hele ki şu liberallerin olduğu gazeteler. Solculukla ilgileri yok ama sola akıl vermeye kadar da pervasızca akıl veriyorlar. Sol şöyle yapsın, böyle yapsın gibi. Hakikaten komik bir durum…

Öyle iğrenç bir durumları var ki, solla ilişkilendirilmemek içinde ellerinden geleni de artlarına koymuyorlar. Sanırım kendilerini kirletilmiş sanıyorlar. Aynen Cengiz Çandar ve Oral Çalışlar misali. İşte böylesine bir pervasızlık ve aymazlık mevcut.

Mesela geçenlerde İzmir – Bornova Belediyesi belgesel fotoğraf sergisi düzenlemiş. Belediyenin davet afişinde Lenin’in de fotoğrafı var. Zaman gazetesi de boş durur mu kıyameti koparmış; “Lenin nasıl Cumhuriyet kahramanı ilan edilir, nasıl Atatürk’le aynı kefeye konur” diye vermiş verdirmiş… Sanırsın, Atatürk karşıtlığını onlar değil de başka gazeteler sergiliyor(!) Öyle ya Lenin milyonlarca insanı katletmişti!

Biz söyleyelim: Lenin ‘Cumhuriyet’e, Kurtuluş Savaşı’nda 37 bin tüfek, 44 bin fişek, 324 makineli tüfek, 66 top, 200 bin top mermisi ve 11 top kamasıyla katılmıştır… Cumhuriyet’in inşası sırasında pek çok kurumun inşasına, fabrikanın kurulumuna insan, malzeme ve para kaynağı sağlamıştır… Örneğin meşhur Taksim Anıtı’nda Atatürk’ün arkasında iki Sovyet generali bugün bile duruyor, isimleri de General Mihail Vasilyeviç Frunze ve Mareşal Kliment Yefremoviç Voroşilov.

General Mihail Vasilyeviç Frunze, Sovyetler Birliği tarihi içinde önemli bir yere sahip Bolşevik Parti üyesi ve Kızıl Ordu Başkumandanı Troçki tarafından Doğu Cephesi’nin komutanlığına getirilen birisi 1920 yılında da Güney Cephesi’nin başına geçiyor. Hani bilin istiyoruz aslında General Frunze, bizim tarihimiz açısında da önemli bir yere sahiptir

Lenin’in özel talimatıyla, olağanüstü elçi sıfatıyla 13 Aralık 1921’de Ankara’ya gelip,onuruna düzenlenen mitingde yaptığı konuşma büyük etki yaratıyor. Millet Meclisi’nde konuşma yapıyor. Öyle ki Atatürk’le yakın ilişki kuruyor. Sakarya cephesini geziyor, 5 Ocak 1922 günü ardından iyi duygular bırakarak ülkesine dönüyor.

Peki diğer Sovyet general(?) yani Mareşal Kliment Yefremoviç Voroşilov, 5. Kızıl Ordusu’nu kuran ve 1925-1940 arasında Halk Savunma Komiserliği yapan Voroşilov, II Dünya Savaşı’nda Leningrad savunmasını yaparak Hitler’in kenti ele geçirmesini önlüyor. Savaş sonunda mareşalliğe yükseltilip, 1947’de Politbüro üyesi oluyor. Mareşal Voroşilov’un bizim için önemi ise: Ulusal kurtuluş savaşının sürdüğü yıllarda askeri bilgisiyle savaşın taktik ve stratejisine katkıda bulunması amacıyla Ankara’ya gönderilen birisi. İşte Sovyetlerin o günlerde yaptığı yardımları unutmayan Atatürk, bir jest olarak bu iki generalin heykelinin de anıtta yer almasını istiyor.

Yani şöyle söyleyeyim esasen Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’nda Lenin’in bir manivela oluşturduğunu belirtmek gerekir. Ki, 1917 Büyük Ekim Devrimi, Marksizm’den hareketle sınıf mücadeleleri ve devrimlerin en büyük pratiği olarak, önceki bütün devrim ve sınıf mücadelelerini aşan, kapitalizmin tarihsel sınırlarına ulaştığını gösteren ve dünya-tarihsel süreçleri belirleyen bir devrim olmuştur.

Şimdi tarihin, kitlelerin hareketinin, kapitalizmin bunalımı ve emperyalizmin dünyayı paylaşım güdülerinin, savaşların, sınıfsal–toplumsal kurtuluş ve bu tarihselliğe tabi ulusal kurtuluş bakiyelerinin başka bir evresindeyiz. Çünkü emperyalizmin ideologları ısrarla ideolojilerin bittiğinden özellikle de sosyalizm bittiğinden dem vuruyor. Onların ve onların yerli işbirlikçilerinin anlayamadığı konuda bu, emperyalist bir abluka (işgal) karşısında her ne güçle olursa olsun ve kim olursa olsun sosyalist solcuların – komünistlerin doğası buna karşı durmaktır. Tıpkı Amerika’nın Irak işgalinde olduğu gibi, çünkü Irak işgali başta olmak üzere Abdurrahman Dilipak gibi sahte savaş karşıtların tek derdi ırklar ve dinlerin var olan gerçekliğidir.

Çünkü biliyorum ki (yanlışta hatırlamıyorsam o gün orada bulunan, NATO ve BUSH karşıtı birlikte yer alan biri olarak) Irak işgalinin 2. ya da 3. yılında kürsüye birlikte çıktığı Mihri Belli’yle birlikte Dilipak Irak Müslüman bir ülke olduğu için kendinden fedakârlık yapıp o kürsüye çıkıp, başı örtülü birkaç genç kıza nutuk atmıştı. Bugünse Libya özelinde olduğu gibi Ortadoğu’da emperyal politikalar devam ederken, adının ve seceresinin olmayışıdır. Yarın emperyalistlerin olası Suriye ve İran müdahalesinde de meydanlarda olmayacağı gibi.

O yüzden başta liberaller olmak üzere, Erdoğan’ın peşine takılıp olmayan demokrasinin ahlakı ardına takılan bu omurgazsılara ve siyaseti kendi çıkarları için kullanan (ben bunun için, siyasi orospu çocukları terimini kullanmayı daha doğru buluyorum), Ortadoğu’da daralan İsrail politikalarını genişletmeye çalışanlara inatla ve bir kez daha şunu söylemek isterim. Komünizmin propagandası kendileri ve ardılları var oluncaya tek devam edecek.

O yüzden Ekim Devrimi, kendi özgünlüğü ve tarihselliği ile birlikte yeni devrimler çağına birçok önemli teorik, ideolojik, siyasal deneyim bırakarak tarih içindeki etkin yerini bırakarak yol göstermeye devam ediyor. Tıpkı günümüzde sadece Ortadoğu coğrafyasına sahip çıkan Latin Amerika kıtasındaki nitelikli ideolojiler gibi.

Çünkü komünist propaganda “Ezilenlerin özgürlüğüne yoğunlaşın” der!

Reklamlar

Bir devrime başlamak!..

Eylül 20, 2011

Emperyalizme ve AKP gericiliğine teslim olmadan Türkleri de, Kürtleri de özgürleştirebilmek! — 2

Nisan 3, 2009

header_3Öcalan’ın daha önce de okumuş olduğum bazı yazılarından da çıkardığım birkaç olgu üzerine durmakta aslında fayda var. Öcalan’ın üç aşamalı devrimi, AKP’yi Hizbullah’ın resmi şekli olarak gören biçimi ve Kürtler içinde Yahudilerin yarattığı milliyetçi dalga ve bu milliyetçilik olgusu. İşte bütün bunlar aslında Öcalan’ın emperyalizme temkinli baktığını gösteriyor. (Kaldı ki daha önceki yazılarında da Kemalizm’i yanlış tahlil ettiğini ve PKK’nin tekrardan bu tahlili yapmasını öneriyordu yazılarında. Ve aynı zamanda da Mustafa Kemal’in eli öpülecek biri olduğu görüşünü deklere ediyordu yazılarından. Tam olarak algılamış değilim “el öpme” mecazimi yoksa cezaevi koşullarından mı kaynaklanıyor onu da bilemiyorum ama sonuçta böyle bir yazı kaleme aldığını gayet iyi biliyorum.)

Üç aşamalı devrimden söz ederken Öcalan (bunlar ekolojik devrim – kadının temel alındığı devrim ve demokratik cumhuriyetçi devrim) olgusunun olduğu bu görüşler kuşkusuz Amerikan emperyalizminin desteğini ve/ya da emperyal güçlere biçilmiş bir rolü kapsamıyordu.

Yahudi lobilerinin Kürtler üzerindeki oyunları en son Gül’ün Irak ziyaretiyle kendini gösterdi. Anlaşılıyor ki, burada bundan sonra İngilizlerin, Yahudilerin ve Amerikan -emperyalizminin- lobilerini de gelip giderken göreceğiz. Gelip gitmeleri elbette yine Talabani ve Barzani’nin “PKK ya silah bıraksın ya da K. Irak’ı terk etsin” mesajlarında ki gibi okunabilir. Ya da Hizb-u Tahir Örgütü’nün Fethullah karşıtı sert tavrı ve İngiliz emperyalizmine yakın açıklamaları buna kaynak olabilir.

Peki, burada ki asal mesaj kime?

Doğaldır ki Amerikan emperyalizmine!

Peki, PKK silah bırakır mı?

İşin açıkçası bu ütopik bir şey, zira bunun Öcalan’ın İmralı’dan avukatları aracılığıyla dışarıya yansıttığı yazılarında da görüyoruz. PKK silahsızlanacak ya da silahsızlandırılacak iddiası ayakları yere basmayan bir iddiadır ve öylede kalacaktır. PKK’nin silahlarını terk etmesi PKK’nin tavsiyesi anlamına gelmektedir. PKK elinde tek teminat olarak tuttuğu silahını hiçbir zaman bırakmayacaktır. Siz bakmayın ucuz yoldan köşe edinmeye çalışan burjuva kalemşorlarımızın çokbilmişlik edalarına. Onların uyguladıkları düpedüz küçük-burjuva ayak oyunlarıdır. Yoksa bir şey bildiklerinden değil. Buna emin olabilirsiniz. Zaten şimdiden başladılar köşelerinden “ben demiştim”lere. Ne yazık ki hiç biri tutmayacak! Ne PKK’nin Avusturya’ya ne de İskoç ve Norveç eteklerine sürülmesi söz konusu değildir. Hele hele PKK’nin siyasallaştırılıp Türk siyasetinin bir parçası haline getiriliyor olması gerçekten de gülünçtür. DTP zaten bu işlevi gerçekten iyi yapmaktadır ve hatta DTP’nin rolüne soyunan AKP’nin bundan tasfiyesi söz konusu olmalıdır ki en doğrusuda zaten budur.

Ergenekon olayında kendilerine sızdırılan bilgilerde de olduğu gibi birileri yine kendilerine bilgi servis edecek ve köşelerinden atıp tutmaya Türkiye’yi ve dünyayı tahlil ederiz yalanına kendilerini inandırarak yoluna devam edeceklerini sanıyorlar. Umuyorum ki İmralı gerçeğine bakan Kürt halkı bunu boşa çıkaracaktır.

MEDENİYETLER ÇATIŞMASI TEZİ’NİN İDEOLOJİSİNE KARŞI SOSYALİZMİN İDEOLOJİSİ
Dolayısıyla Amerika patentli bu ideolojilerin kaynağı ne Türk halklarının ne Kürt halklarının ne de çeşitli milliyetlerden halkların emniyetini içermektedir. Fakat bu tez Amerika’nın emniyeti ve kapitalizmin geleceği için Amerika’nın ulusal çıkarlarını savunduğunu söylersek yanılıyor olmayız sanırım.

Dolayısıyla…

Fransa’dan yapılan bir eleştiride Huntington’ın “Medeniyetler Çatışması”na şöyle cevap verilmektedir Le monde diplomatique dergisinde: Huntington’un analizi, İslam dünyasına ve Çin’e karşı (Huntington, Çin emperyalizmi ve İslami köktendinciliği’ni batının düşmanları olarak sunmaya çalışmıştır) Amerika’nın yürüttüğü çıkar savaşımına teorik bir meşruiyet kazandırmayı hedeflemektedir.

İngiltere’den yapılan diğer eleştiriyse: Yıllar önce İngiliz profesörü Fred Halliday, “Medeniyetler Çatışması” tezine bazı eleştiriler yöneltti. Halliday’e göre Osmanlı İmparatorluğu’nun çökmesinden sonra, hiçbir İslam ülkesi Batı’yı tehdit edecek güçlü bir orduya sahip olmamıştır. İslam ülkelerinin toplam askeri gücü Batı’nın çok gerisindedir. Sırf bu nedenden dolayı İslam’ın tehdit oluşturduğu iddiası gerçekleri yansıtmaktadır.

Buna benzer başka eleştirilerde Edward Said ve Samir Âmin gibi tanınmış kişilerde Huntington’un tezlerini eleştirerek şöyle diyorlar.

Öreğin şöyle der Edward Said: Huntington, medeniyetler çatışması üzerine yazdığı yazının başlığını ve ana fikrini Bernard Lewis’dan almıştır. Ve Bernard Lewis’i ‘etimolojiye hile katmak, kötü niyetli gözlemler yapmakla’ suçlayan Said, Lewis hayret verecek kadar cahil bir şarkiyatçı olduğunu ifade etmiştir.

Bu yüzden belki de Huntington’un tezine en sert eleştiriyi bir zamanlar Pakistan Dışişleri Bakanlığı yapmış Sardar Aseff Ahmad Ali dile getirmiştir. Sardar Aseff Ahmad Ali, Huntington’un tezlerini ırkçı bularak, dahası Hitler’in “Mein Kampf” (Kavgam) ve Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” kitabının arasında çok önemli fark olmadığını ileri sürmektedir.

Yener Orkunoğlu’da: “Medeniyetler Çatışması” tezi, medeniyet kelimesi gibi, belirsiz ve bulanık bir sözcüğe (kavrama değil) dayanır. Medeniyet sözcüğü ile kastedilen nedir(?) diye sorar Yener Orkunoğlu.

Din midir?

Kültür müdür?

Belirli bir yaşam biçimi midir?

Bu bulanık ve belirsiz sözcük üzerine bir teori inşa etmek, teorinin de belirsiz ve bulanık olduğu anlamına gelir, medeniyet sözcüğü gerçekten bir olguyu izah etmekten yoksundur der.

Anlaşılıyor ki bayrağına orak – çekici taşıyan bir ulusun temelde gerici ve milliyetçi söylevlerin temsilcisi misyonunu üstlenmesi söz konusudur. Bunu şimdilik gerici bir parti konumunda bulunan AKP yürütmektedir. Kuzey’de ise birer halı tüccarı rolünde olan Talabani ve Barzani bu misyonu üstlenmişlerdir. Türkiyeli Kürtlerin önünde emperyalizmin öne sürdüğü politikalar vardır ve sosyalistlerin tavrı da UKTH’nın öngörüsüne sahip bir mücadeleyi savunmaktadır. Doğru perspektifte bu olmalıdır.

Doğaldır ki, Türkiye’de ne Kürt halklarının ne de Türk halklarının bağımsızlık mücadelesi bu konumda olmalıdır. Türkiye’nin bağımsızlık mücadelesi bir dava olarak birincil bir konu olarak öncelliğini korumalıdır. Türkiye’nin demokratik anlamda gerçek bir şekilde bağımsızlığını savunması hem Türkleri hem de Kürtleri özgürleştirecektir. Bağımsız bir Türkiye Kürt halklarını, özgür Kürt halklarıysa Türkiye’yle birlikte Kürt halklarını özgürleştirecektir. Konuya böyle bakılmalıdır.

Ve nihayetinde hem Türkiye açısından hem de Kürtler açısından sosyalizmin kaderi bu olmamalıdır!

İşte yeniden yıllar geçerken, şimdi ayakkabılarını Saddam’ın heykeline fırlatanlar bugün kürsüde konuşma yapan Bush’a ayakkabılarını fırlatabiliyorlar. Dolayısıyla emperyalizmin bireyi bir araç / fedai / kurban olarak görmesinin üzerinden de yıllar geçiyor. Araç olarak görülen fedai ve kurbanın uyanmasıysa an meselesidir.

Zira Türkiye’nin tam anlamda ‘bağımsız’ bir ülke olması kendi coğrafyasıyla birlikte Ortadoğu’yu da bağımsızlaştırarak devrimcileştirecektir. Gericileşen bir Türkiye kendiyle birlikte Ortadoğu’yu da gericileştirecektir.

Çünkü devrimci bir kıvılcım her şeyi değiştirebilir!

Yeryüzü bu devrimci kıvılcıma hazır olmalıdır!

-Bitti-