Posts Tagged ‘Demokrasi’

Demokrat Erdoğan…

Mayıs 20, 2013

lanÜzerinden pek bir zaman geçti, zaman zamanda kimilerince hatırlanır ama ben Erdoğan’ın Türban için “Velev ki siyasi simge” ve “Demokrasi bir araçtır” cümlelerini unutmam. Bunları Erdoğan’ın zihniyet haritasının ipuçlarından bir kaçı olarak değerlendiriyorum.

Önemsiyorum!

Keza “Biz muhafazakar demokrat bir partiyiz” cümlesini de…

Demokratlığı anladım da şu muhafazakarlıkla demokratlığı bağdaştırmayı halen bir türlü çözemedim. Demokrat olacaksın ama bir yandan da muhafazakarım diye caka satacaksın, ya da tersi. Kimse müdahale etmediği için bizimkisi (Erdoğan hazretleri) aç egoları, şişkin benciliğiyle promotere bakarak konuşuyor.

Bazen burjuvazinin nimetlerinden ve varlığından memnun olduğu için böyle konuştuğunu düşünüyorum.

Sanırım öyle…

Bu yüzden ülkemizde Erdoğan’ı “Gömlek değiştirdi”, “İleri demokrasinin yapıcısı”, “Vizyon sahibi lider” gibi sıfatlarla değerlendirenleri düşündükçe de tebessüm ederim.

Şimdi bunları sıralayınca burjuva demokrasisine neden inanayım ya da halk neden inansın(!), üstelik Erdoğan’ın 11 yıllık icraatları ortadayken diye sorarım, öyle değil mi?

Ha bu arada Erdoğan’ın, o burjuvazinin “Demokrasi”sine itibar etmemesini de tutarsızlık kabul ederim. Beşeri mi yoksa ilahi kudret mi desem bazen “Besmele” çekip ilahi bir otorotiye bağlı olmasının etkisi de var galiba. Kanımca Erdoğan’ın dünyevi olanla olmayanı birbirine karıştırdığı alanlardan biri de budur. İnancı, hem bu dünyayı hem de öbürünü ıskalamamayı gerektiren bir inanç. İşi hakikaten zor. Tanrı kelamı ile son derece beşeri olan demokrasisinin işlevini birbirine karıştırmasının nedeni bu.

Bazen öyle tuhaflıklar yapıyor ki, Erdoğan’ın yer yer kendini (zenci kelimesi kendisine aittir, yoksa ben siyahi cümlesini tercih ederim) “Zenci” olarak tanımlamasını, bir şiir yüzünden yattığı Metris Cezaevin de ne çileler çektiğinden dem vurabiliyor. Duyan da Erdoğan’ın yıllar yılı sefalet içinde işkencelere maruz kaldığını sanır, oysa yatmışlığı 3.5 ay gibi bir süredir ve Metris’te de deyim yerindeyse “Çiftlik hayatı” sürmüştür.

Elbette buda bir araç(?) demokrasinin bir aracı. Kızının başörtülüyken üniversiteye gidememesi de!

Bu sahne çok trajiktir ve Yeşilçam sahnelerine taş çıkartacak repliklerle doludur.

Gidememiştir ama Amerika’da başörtüsüyle haremlik-selamlık pizza partisi düzenleyerek ABD’deki İslamcı gençliği eğlendiren bir başbakan çocuğu olarak Türkiye’yi temsil etmiştir. Okulunu tamamlar tamamlamaz da soluğu babasının yanında alarak ayda 45 bin TL’ye babasına danışmanlık yapmaktadır. Asıl sahneyse kızın babasına “Baba kızına akıl danışıyor” veryansınıdır.

Görüyorsunuz değil mi(?) çağdaş olmayı ve demokratlığı, burada her yanıyla bir aydınlanma söz konusu. Ampul misali!

Bütün bunlar olur biterken Erdoğan’ın kimi yakınlarının da belirttiği üzere, kitap okumayla arasının pek hoş olmadığı yolunda yaygın bir kanı var. Daha çok şiirle içli dışlı olduğunu biliyoruz ki bazı şiirlerin ya şairlerini ya da dizelerini birbirine karıştırdığına da çokta tanığız. O nedenle Erdoğan hazretlerinin Platon’u ya da Antik dönemi okumuş mudur türü bir soru, pek gereksiz kaçabilir. Ya da demokrasi denince herhangi bir Yunan filozofunun yapıtlarından birini okumuş mudur bilmiyoruz ama çoğu zaman hepimizi şaşırtan okumalar yapabiliyor.

Örneğin: Antik dönem, doğrudan demokrasi olarak Erdoğan’a çok yakın bir sistemdir. Ya da oligarşik düzen ve/ya da seçkinci görüş (Elitizm) kralların iktidarda olmasını isteyen görüştür, bu da Erdoğan’a yakın bir görüştür. Bu görüşün babası da Platon’dur.

Şimdi geçmişten yani Yunan medeniyetinden bir büyük düşünür adamın işaret ettiği biri olarak, Batı medeniyetinin üç ayağından biri olan Yunan felsefesinden izler taşıyor olmak önemlidir. Bir AKP yalamasının (sanırım Bursa AKP milletvekiliydi) koltuğunu sağlama almak adına “Başbakanımız Peygamber soyundan gelmektedir, başbakana dokunmak ibadettir” çıkışına nazar bir şeydir. Pek tabii dokunulmazlıklar kaldırılmadığı için, bizde zaten ibadetimizi yerine getiremiyoruz. Bu başka bir konu yoksa cümle aleme nasıl ibadet edinildiğini gösterebilirdik.

Kabulümdür: Erdoğan hem ülkenin Batı’sıdır hem de Ortadoğu’sudur, kanıtı da BOP Eşbaşkanlığıdır, birde ABD devlet başkanı Barack Obama var, o da nihayetinde bir kölenin torunu olarak rengi siyah olmasına rağmen Saray’ın halen “Beyaz” olduğunu bize göstermiştir. Zaten BOP Eşbaşkanlığı görevini paylaşmaktadırlar. Medeniyet soyluluğu işte, böyle bir şey. Medeniyete katkısı olmayan Türk / Müslüman dünyasından böyle birisinin çıkması 100 yılda bir gerçekleşen “Mucizevi” bir şeydir ya da irsiyet bağıyla da olsa günümüzdeki temsilcisi olması bakımından Erdoğan’la gurur duyulmaya yol açmalıdır.

Ben tüyoyu verdim, belki Nazlı Ilıcak, Mümtazer Türköne, Engin Ardıç bunun üzerine yazabilirler, onur düşkünlüğü söz konusu olunca onların ilgi alanına giriyor şüphesiz.

11 yıldır tek başına (ABD ve Cemaati saymazsak) koca bir devlet biçimini sırtlamış, savaş konusunda Suriye meselesindeki tutumu ortada. Savaşı sevmese de, sevmediği bir şeyi ısrarla isteyenine tanık olmuşluğumuz da yok ama bu da sanırım demokrasinin gereklerinden biri.

Son 11 yıldır AKP’nin uygulaya geldiği demokrasiden tiksindiğimi söyleyeceğim ama sizin de işiniz gücünüz AKP’yi ve Erdoğan’ı eleştirmek diyeceksiniz o yüzden…

Platon, Erdoğan bedensel akrabalık hikaye: yaşasın demokrasi!

Reklamlar

‘Sol’un Türkiye’nin devrimci tarihten kopuşu ya da ‘demokratikleştiğimizi’ düşünen ahmak liberal solcular üzerine

Aralık 21, 2011

Türkiye’de son 3-4 yıldır, Okyanus ötesi planlanan uygulamalar gördük. Bunlardan ilki elbette ki Ergenekon, ikincisi de devrimcileri de içerisine alan Devrimci Karargâh Örgütü davası ve son olarak Kürtlerin tasfiyesi anlamına gelen KCK davası. İşte Türkiye’nin siyasal gündemini büyük ölçüde belirlediği bu süreç sözde kendini sol veya sosyalist olarak tanımlayan kimi çevrelerin de ne kadar sol (turuncu sol anlamında) olduklarını ortaya çıkardı. Kuşkusuz bu bir ayraçtı, bu ayraç şimdi kendi döngüsünde hareket ediyor gibi. Fethullahçı güruh artık bütün sorunlarını ülke içinde hal etmiş ve nihayeyet elini artık irili ufaklı diğer cemaatlere uzatmıştır. O yüzden eski Karaköy çaycısı Cübbeli denen adam Metris Cezaevinde Aziz Yıldırım’a yakın bir koğuşa konuşmuştur.

Evet, konumuz bu değil, fakat en önemlisi bu ayracın; Türkiye’nin en tanınmış ve saygın aydınları, hukuk dışı suçlu ve yöntemlerle ‘teröristlik’ ve ‘darbecilik’ ile suçlanarak gözaltına alınıp tutuklanırken, bunu ‘oh olsun’, ‘onlar tepişsin biz seyredelim’ diyerek, o dillerinden hiç düşürmedikleri ‘insan hakları’ ve ‘demokrasi’ duyarlıklarını(!) bir kenara atarak sadece seyretmekle yetinmişlerdir ve halende bununla tatmin olup, ‘ileri demokrasi’ demektedirler.

Türk devriminin (Türkiye Devrimci Hareketi (TDH) başta olmak üzere) tarihinin bütün karşıdevrimci geleneğinin mirasçısı AKP ve Fethullah Gülen çetesinin yanında saf tutan bir sol ile bütün Türkiye devrimci geleneğini (Jön Türk geleneği de buna dâhildir), hatta 1960 hamlesi ve 68 Hareketi’nin ilerici ve devrimci birikimini karşı karşıya getirmiştir. Başka bir deyişle, emperyalizm güdümlü sol ile yurtsever-devrimci-sosyalist sol arasındaki bugünkü saflaşma, bütün güncel temel siyasi olaylarda emperyalizmin programı ve gündemine göre siyaset yapanlarla, Türkiye’nin gerçek bağlamda sorunlarıyla ve gündemine göre siyaset yapanlar arasındadır.

Öyle ki dünya çapındaki son 20 yıllık neoliberal dalganın Türkiye solundaki uzantısı olan ‘liberal sol’ diye tanımladığımız bazılarının kendini daha çok ‘demokratik sosyalist’, ‘yeni sol’ (neo-sol) olarak tanımlamayı arzu ettiği, Amerikan merkezli ‘küreselleşme’ damgalı bu kesimin başta Ergenekon davasıyla geldiği nokta, nasıl trajikomik bir konuma sürüklendiklerini görmek açısından önemlidir. İşte bu trajikomik konum ardından Devrimci Karargâh Örgütü ve KCK davasını peşi sıra ardından getirdi.

Artık onlara göre anti-emperyalist, bağımsızlıkçı aydınlar neo-faşisttir ve Ufuk Uras gibilerince bu olay ‘hayırlı bir gelişme’dir. Öyle ki bu davalarla birlikte faşizm soldan ayıklanmış ve ayrılmıştır. Kendini sözde sol ya da sosyalist olarak tanımlayanların yüz seksen derece birbirine karşıt konumlara düştüğü, sözde pratik arasındaki ilişkinin böylesine koptuğu ve kavramların anlamsızlaştırıldığı bir dönemde öncelikle yapılması gereken şey, kuşkusuz temel kavramları gerçeklikle ve yaşanan sürecin dinamikleriyle uyumlu bir biçimde yeniden tanımlamaktır. Değilse halk sola, devrimcilere nasıl güvenecek(?) son 30 yıldır solla halkın arasında yaşanan sorunun esasına nasıl değinilecek sorusu akla gelmelidir?

Evet, sol nedir?

Son 40 yıldır binlerce örneğini yaşadığımız gibi öyle isteyen istediği gibi kendine solcu diyebilir mi ya da giydiği solcu şapkasını istediği zaman çıkarıp istediği zaman (CHP ya da Kılıçdaroğlu misali) giyebilir mi(?) ya da içeriğini ve anlamını ve de tanımını istediği zaman değiştirebilir mi?

Peki, o zaman bilimselliği ve nesnelliği nereye koyacağız?

Öyle ya döneminde Özal başta olmak üzere, bugünde Tayyipgillerin çok kullandığı ‘değişim’, ‘yenileşme’ gibi kavramlar ve toplumların istikrar ve refahının artmasını, insanların eşitlik ve özgürlüğünde gerçek anlamda ilerleme ve bütün bunların sağlanmasında tayin edici olan bilim ve teknolojik gelişmeyi sağlama anlamında nesnel bir ilerlemeyi nereye, nasıl koyacağız?

Yoksa gerçekte insanlığın aleyhine bir avuç emperyalistin ve işbirlikçinin, kârına kâr kattığı, tarikatların fink attığı sistemin yağma ve hırsızlık operasyonlarını gizleyen sözüm ona modernleşme adı atlında burjuva liberal yazılı ve görsel basında gece gündüz aynı başlık ve resimlerle süslenmiş ritimleri bile aynı olan yalanları halka yutturmak adına sol söylevler dâhil dini bile bu işe katanları yok mu sayacağız ve buna ‘sol’ mu diyeceğiz?

İşte bütün mesele bu tarihler boyunca din dâhil bütün ibneliklerin zenginler tarafından uydurulduğu masalında yatmaktadır. Örneğin Kanal 7, Samanyolu (ben Yalanyolu diyorum), Show, Haber Türk, Atv, Kanal D, NTV ve CNN Türk gibi özelikle Amerikancı diğer yarısıysa İngiliz merkezli ve dini dogmaları kendine referans eden kanallara bakın(!) derim. Kalp Gözü, Sırlar Dünyası ve Kurtlar Vadisi ve Kur-an’ın şifrelerini çözen işte sözde bilim adamları(?).

Oysa biliyoruz ki Marks’ın da belirttiği gibi bütün mesele ezen ve ezilen arasındaki temel çelişkide ve sınıflar mücadelesi tarihinde ki gerçekliktedir. Çok iyi bilinir (biliyoruz) ki, 1789 Büyük Fransız Devrimi’ndeki cumhuriyetçiler kralcılara karşı bir saflaşmaya giderken, feodalizmin tasfiyesi için cumhuriyetçiler ve onların en devrimci kanadı olan Jakobenler, parlamentonun sol tarafına oturduğu için solcu (solda) diye tanımlanırdı. Kralcı ve çürüyen feodal sistemin ağababaları (o günün pezevenk zengin kodamanları) ise, parlamento kürsüsünün sağ tarafında oturdukları için, sağcı olarak adlandırırlardı.

O yüzden 19. yüzyıl boyunca, 1870’lere kadar ki solculuğun tanımına bir bakın: eşitlik ve özgürlük ilkesi nasıl tanımlanıyormuş ya da emekçilerin ve bireylerin yaratmak istediği özgürlük ve de toplumsal demokratik kurumlar, hukuki yapının oluşturulması, bağımsız bir devleti kurmanın birincil hedefleri arasında bir yurttaşın ben solcuyum, devrimciyim diyebilmesi için pratik olarak mücadeleyi desteklemesinin gereklerini ve sol / solculuk bağlamında, büyük bir strateji ve çok kapsamlı bir mücadele ve stratejinin adının temel niteliklerini din, dil, ırk ayrımının yapılmadığını öğrenmeleri gerekiyor. Demek ki başta Ufuk Urasçılar, DSİP’liler, Yetmez Ama Evetçiler, Altan familyası ve diğer bilumum kendini solda zan eden züppeler bunu öğrenmelidirler.

Kural budur, doğası gereği anti-emperyalist politikayı kendine referans yapmak. Birincisi de arada bir sol etiketi hatırlanarak, anti-emperyalist söz sarf edenlerin Marksist laf ebeliğini yaparak ortaçağ kurumlarına alet olmamaları gerekiyor. Örneğin dün bu ‘Türbana özgürlük’tü, bugünse ‘Molla’ya ‘Mel’e’ demek gibi.

Belki de liberal solun, Türk devrimi geleneğinden koparak nasıl tarihin ve Türkiye’nin bugünkü devrimci gündeminden de koptuğunun ve tarihin dışında düştüğünün en önemli göstergesi Atatürk’ü, ya da Kemalizm’i sol olarak görmesidir. Fakat şu var ki, Ekim Devrimi başta olmak üzere Kurtuluş Savaşı 20. yüzyılın tarihini belirleyen en önemli öncü devrimleri gerçeğinin üstünü ört(e)mez. Her iki devrimde ‘Batı’lı şablona karşı çıkmıştır. Her ne kadar Kemalist Devrim’i burjuva demokratik devrim olarak görsem de bu ilerici bir devrimdir ve bu olgu bugün daha da çok net olarak görülmektedir. Fakat liberal sol bunu reddederek tarihin dışına düşmek bir yana, bilimsel sosyalizmin özü olan materyalizmi de reddetmiş oluyor. Bunun ‘Ergenekon ve Sosyalistler’ kitabının hazırlayıcısı Merdan Yanardağ’a baktığımızda görebiliyoruz.

Merdan Yanardağ, fikirleriyle anti-emperyalist cephede yer alırken sosyalistliğin tanımını gayet iyi yapmaktadır. Bir de bu işin küsuratları vardır: onlarda Kürtçü cephede (Sırrı Süreyya Önder ve Hasip Kaplan gibi isimleri şuan bunun dışında tutuyorum) PKK’li Murat Karayılan, kendisini hiçbir zaman Marksist görmeyen ama arada bir liberalizmle – milli demokratik çizgisi arasında gidip gelen Abdullah Öcalan, BDP’li Sırrı Sakık ve Ertuğrul Kürkçü, Mahir Sayın, solculuktan istifa eden ‘Birikim’ci Ömer Laçiner, EMEP’li Levent Tüzel gibi davulun liberal tokmağı olanlardır. Görünüyor ki, birileri tarihin safrası ve niteliğini yitirerek Menşevikleşme yolunu seçmeye ya zorlanıyorlar ya da gönüllü olmak zorundadırlar.

O yüzden bence ‘liberal sol’ tanımını değiştirip ‘liberal muhafazakâr’ deyimini kullanmak gerekmektedir bu tipler için. Ki, küreselleşmenin taktiği olan ‘eski sol söylemlere sahip çık, sağ söylemleri solun üstüne yık’ çarpıtmasının arkasında kuşkusuz demokrasi ve özgürlükçü silah kullanılmaktadır. Örnek mi(?) ‘Batı düşmanlığı faşistliktir’, ‘faşizm liberal demokrasi düşmanıdır’, ‘Amerika faşizme düşmandır’ gibi kavramlarla devrimciliği maniple eden, solculuk adına ahkâm kesen ve ders verenleri eminim basından ya da onların TV’sinden görmüşsünüzdür…

Görülmeyen tek şey ise, eskiden (yine emperyalizmin o fenomen etkisiyle) orduya dayanarak yukarından yapılan darbelerin yerinin şimdi yine aynı fenomenin aşağıdan yapılan sivil darbelerin yerini alması olmasıdır. Ortadoğu’da Mısır’daki liberal ‘Müslüman Kardeşler’e, Kaddafi sonrası Libya Ulusal Geçiş Konseyi’ne bir bakın. Öyle ki, Amerikan emperyalizmi tarafından finanse edilen ‘Arap Baharını selamlayan’ yazıları görüp, alkış tutanlarımız bile var.

İşte bundandır ki, bütün köksüzlerin vatandan da çok kendine yabancılaştığını, Fethullah’ın potasında eriyen bir ‘sol’ görüyoruz. Cemaatin güdüleni Doğan Tarkançıların, Ufuk Urasçıların, Murat Belgelerin, Baskın Oran vb. gibi diğer turnusolcuların gerçek ‘sol’ içerisinde en zavallılarının, yani liberal solcuların olduğunu artık net görmemiz hakikaten önemlidir. Çünkü sosyalist solun anti-emperyalist temellere dayanan devrimci tarihi, işçilere – emekçi halklara ve tarihe karşı bir sorumluluk taşımaktadır. Solun ettiğinde bu aymazlık ve ikiyüzlülük yoktur.

Olmamalıdır, olmayacaktır da!

Bilinmelidir ki ceplerine tıkılan dolarların getirdiği hezeyanla ortalığa atlayıp sosyalist sola saldıran liberal solcuları, yani bay Recepist ve Amerikan sever Murat Belgeleri, Ufuk Urasçıları, Roni Margulliesleri, Doğan Tarkanları, Halil Berktayları, Oya Bardayları ve bilumum diğer liberal şarlatanların AKP iktidarına muhalif herkesi şarlatan olarak gören bu kadrolara en iyi cevabı elbette sosyalist sol verecektir. Tıpkı Hopa’daki despotizme direnenler gibi.

‘Özgürlükçüler’ iyi bilir

Kasım 25, 2011

Çıldırmış ve akıl almaz bir toplumun durumu yaşanıyor bu ülkede, başını da Erdoğan çekiyor. “Özür dileyeceğim, özür dile, özür diliyorum”lar havada uçuşuyor. Kendi pisliklerinin üzerini bazen örtüp, bazen de utanmadan ayyuka çıkararak pişkince bağırıyorlar koro halinde, özgürlükçü kesilmiyorlar mı, “Demokrasi” gibi bitiyorum artık bende bu cümleye.

Öyle ya önceden hazırlanmış ve direktif verilmiş kameralar karşısına çıkıp TV’lerden Necip Fazıl üstadını kaynak gösterip işe biraz da din karıştırmak kolay. Erdoğan’ın Dersim Katliamı nedeniyle devlet adına özür dilemesinin samimiyetine inanarak, bu da bir adım deyip sevinmeden önce hatırlanması gereken tarihsel gerçekler de yok değil mi, sizce?

Erdoğan, konuşmasında katliamın sorumlusu olarak CHP’yi gösteriyor, Kılıçdaroğlu’nu da özür dilemeye davet ediyor. Oysa AKP’nin sürekli “Bizim geleneğimiz” olarak sahiplendiği Demokrat Parti’nin kurucusu Celal Bayar olan bitenlerde en üst düzey sorumluluk sahibi ve Dersim Katliamı yıllarında başvekillik görevinde değil midir ki, Erdoğan CHP’ye salt yıkarak böbürleniyor bu işi?

Dersim hakkında bilmediğimiz şeyleri mi açıkladı şimdi Erdoğan? Evet, başkaları için belki olabilir ama açıkçası Erdoğan’ın söylediği şeylerin de çoğunu biliyoruz zaten biz. (Bakınız yıllardır bunun mücadelesini veren ve belki de Dersim Jenosidi üzerine en kapsamlı site: dersim.biz)

Peki, ya “Demokrasi kahramanı” ilan ettikleri Adnan Menderes’i nereye yerleştirecek Erdoğan Dersim üzerinden siyaset yaparken? O da 1931 yılından itibaren CHP milletvekili değil miydi? Yani Erdoğan’ın özür dilediği bir katliam varsa ortada, bunda kendi gelenekleri de birinci dereceden pay sahibi idi ve ne o dönem, ne de sonrasında bu gelenekçi muhafazakâr takım, Dersim konusunda özür dilemek bir yana, yöre halkına karşı hep husumet beslemedi mi?

Erdoğan çok mu seviyor Dersimlileri?

Örneğin Erdoğan döneminde, “Cemevleri cümbüş evleridir” ya da belediye başkanlığı döneminde yıktırmaya çalıştığı ama beceremediği Karacaahmet Cemevi için, iktidara geldikten iki yıl sonra “Karacaahmet Cemevini yıktıramamak içimde halen uhdedir” sözünü bu 10 yıllık tarihin neresine koyacaksınız?

Sonra diğer bir örnek: Sivas Katliamı öyle ki Erdoğan’ın Dersim Katliamı özrünü düşünürken, son senelerde de Sivas Katliamı üzerine anmaların yasaklanması ve katliam sorumlularının saklanarak, cezalandırılmaması ya. Kaldı ki, AKP’nin katliamla somut bağını ortaya koyan ve katliamın sanıklarını savunan avukatlarının kendilerine AKP’de yer bulmuş olmasıysa bir hayli düşündürücü işte.

Ve/ya da işine geldikçe siyaset yapacağım diye ortalığa düşüp “Özür diliyorum” diyen birisinin “KCK operasyonlarını destekliyorum” demesini nereye koyuyorsanız bende Erdoğan’ın devlet olarak “Dersim için özür dilemesini” oraya koyuyorum.

Son olarak
Bugün devletin bütün imkânlarını kullanıp, Dersim üzerinden siyaset yapan Erdoğan’ın Seyid Rıza’nın idam edilmeden önce idamcılarına karşı kullandığı o meşhur sözünü kullanıp “Evladı Kerbelayız. Günahtır, ayıptır, zülümdür, cinayettir”, sözünü demagoji yaparak süslediği bu konuşmasını hakikaten gülünç bulduğumu da söylemek istiyorum.

İtiraf ediyorum: hiçbir inandırıcılığı yok, samimiyetten de çok uzak. Böyle olmadığını kanıtlamak istiyorsa Erdoğan hazır bugünlerde de hümanist kesildi başımıza, her yerde sık sık kullandığı Arap İslam’i geleneğinden söz ediyorsa (ki Arapların Türkiye’deki ahlak zabıtası konumundadır kendisi) ve de bunlarla da çelişmemek istiyorsa, çok sevdiğini iddia ettiği Peygamberi için 800 yıl önce Irak’ta gerçekleşen Kerbela Katliamı içinde, mensup olduğu din adına özür dilesin de olsun bitsin! Biz de inanalım bay başbakanın samimiyetliğine, öyle değil mi?

Öyle ya bu biraz zor işte, güçlü olan tarafa oynamayı tercih edenler çoğaldılar çünkü günümüzde. Nihayetinde bunu ‘Özgürlükçüler’ iyi bilir!

Bilgi: Ece Temelkuran bugün ki yazısında şöyle rakamsal bir veri vermiş özgürlükler bazında. Diyor ki, “2005’te terör suçu gerekçesiyle tutuklanan insan sayısı 273 iken ne oldu da bu sayı 2010’da 12.897’ye çıktı. Bu ülkede aniden hudayinabit gibi terörist mi yetişmeye başladı? Sorun onlara… Dünyada terör gerekçesiyle tutuklu bulunan insan sayısı toplam 35.117. Türkiye’de aynı gerekçeyle tutuklu olan insan sayısı 12.897! Eğer bir ülke tutuklu gazeteci sayısında dünya lideri olmuşsa, Rusya ve Çin’i bile geçmişse, sorun bakalım, korku sırasının onlara da gelmeyeceğinden nasıl bu kadar emin oluyorlar?” Ne diyelim, bunun içinde bir “Özür” bekliyoruz Erdoğan’dan, diler mi sizce?

Red Solidarity!

Ağustos 4, 2009

kizil“Asiler, yürüyün!”

Malum bizim demokrasimiz hiçbir ülkenin demokrasisine benzemez, birçok dönemden geçmesine rağmen çocukluk mevzuları arasında cücelik sorununu yaşar. AB süreci, Ergenekon, yerel seçimler, krizlerle birlikte son yedi yıldır “Hamdolsunlar”la geçti demokrasimiz. Bu arada bizde aslında iki türlü demokrasi söz konusudur ki, bunlarda görecelidir:

1. Uluslararası demokrasi.
2. Yerel demokrasi.
3. …………..(?) çoğaltılmaya müsaittir ve boşluğu siz doldurun!

Elbette gerçek demokrasi güzeldir, kabulümüzde budur zaten ama gel gör ki durumumuz ve eğitimimiz buna müsait değil, ne yapalım doğamız buna izin vermiyor.

Bu aslında biraz da huy, ahlak ve tabiatla ilgili, demokrasi denilince de aklımıza sınıf tabiatı geliyor. Buda doğamızda var. Suç bizim mi?

Bunu ne yazık ki kapitalist demokraside göremezsiniz, bir dış güzellik aracı olarak siyaseti kullanır ama onun demokrasisi üç – beş kişiliktir. Tıpkı somut örneğini gördüğümüz AKP iktidarının sergilemiş olduğu demokrasi biçiminde olduğu gibi ister beğen – ister beğenme “benim düşündüğüm her şeyi kabul edeceksin”le sınırlıdır.

Zaten bakın şu AKP yardakçılarına hiçbirinin derdi değildir demokrasi, ne demokrasi ne darbe ne de memleketin gidişatı. Onların derdi günü kurtarma dediğimiz şeyi gerçekleştirmekle geçmiştir ve hiçbir dönemlerinde ne hüzün vardır ne de halk adına derin bir sancı.

Hiçbir şeylerini kaybetmemişlerdir.

Aksine daha da çok kazanmışlardır, örneğin o üç – beş kişilik demokrasilerinde daha da sarıldıkları ipeksi masalları olmuştur.

Daha çok paraları olmuştur, daha çok mülkleri ve daha çok şeyleri (bu şeyleri anlatmaya dilim varmıyor) oldukça artık zıvanadan çıkıp ortalığa çamur atmaya başlamışlardır.

Yani tersten 12 Eylül durumları!

Bunun adı da demokrasi oluyor?

Örneğin öyle bir demokrasimiz var ki Cumhur-u Reis Bay Gül, Çankaya Köşkünde şavşatallı zengin sofralarında bir işaret parmağıyla hocası Erbakan efendiyi kayıp trilyonlardan affedince bunun adı demokrasi oluyor ama F tipi cezaevlerinde –ve diğer tiplerdeki– yaşam koşullarında asgari ücretle hayatını sürdürmek isteyenler ve sağlık koşullarından dolayı tahliyeyi bekleyen (Erol Zavar ve Güler Zere için) demokrasi rafa kaldırılmış durumda.

Yine 1000 operasyonun sorumlusu katil Mehmet Ağar elini kolunu sallayarak siyaset arenasında gezinerek poz verirken ve 12 Eylül 1980 darbesinin gerçekleştiricisi olan Kenan Evren, devletin özel güvenlik elamanlarınca lüks bir şekilde korunurken ve nü resimler çizerken demokrasiye tabii tutulabiliyor. İşte demokrasimiz bu.

Ya da 12 yaşında babasıyla birlikte devletin faşist kuvvetlerince öldürülen Uğur Kaymaz’ı öldürenler suçsuz görülebiliyor. Öyle bir demokrasimiz var ki, neresinden tutsanız elinizde kalır ama bizde buna şükür edenlerin sayısı yüzde bilmem kaç(?) yüksek ve uç rakamlarda!

İşin özeti tek bacaklı bir burjuvaziden söz ediyoruz ama o tek bacaklı burjuvazinin yaptığını da Hitler faşizmi bile sergilemedi, farkları yok aslında ama kapitalist sistemde yitirilenlerin sayısı 2. dünya savaşında verilen kayıplardan da daha fazla bunu söyleyeyim.

Ama yine de şükürler ve hamdolsunlar üzerine kurulu bütün dünyamız.

Birilerimiz gece – gündüz namaz kılar diğer birilerimizde kiliselerde günah çıkarır ve ağlama duvarlarında ellerini duvarlara sürter.

Sonuçta birilerimiz inandırılmış olduğumuz yasalarla ve dinlerle yönetiliyoruz ve bunun adı da demokrasi oluyor. Demokrasinin sınıf karakteri dediğimiz şey üç aşağı beş yukarı da budur. Tarihte zaten bunu göstermektedir.

Marx ve Engels’inde anlattığı demokrasi elbette özlemini duyduğum’uz bir demokrasidir, onların sözünü ettiği sosyal demokrasisi burjuva demokrasinin itinayla ayrılan siyasi ve iktisadi alanları birleştiren ve devlet – toplum uçurumun en derin halini aldığı burjuva devletini aşan, toplumsal hayatın iki yakasını bir araya getiren bütünlüklü ve bütünü içerisine alan demokrasidir. Yani sosyalist bir demokrasi, yani insanı ön plana çıkarın bir demokrasi.

*

Netice itibariyle asıl söylemek istediğim şeye geleyim… Bu yakınlarda da çokça adını duyacağınız bir yapılanmanın soyuttan somuta indirgenmiş, reele yani sokağa inmiş yeni bir yapılanmadan söz ediyorum… Yani KIZIL’DAYANIŞMAdan. Kararlı ve inatçı ve de adını bu yakınlarda çokça duyuracak olan asilerin oluşturduğu bir oluşumdan söz etmekteyim!

Bu ismi bu yakınlarda sık sık duyacağınıza eminim ve buna hazır olun!