Posts Tagged ‘AKP-CHP-DP-SOL’

Sol’u kim kurtaracak?*

Ocak 26, 2009

İstim üzerinde olduğumu belirteyim, takip ediyorum. Gazetelerde yazılanları okuyorum, yorumlara tebessümle bakıyorum. Yarı hayranlıkla yarı hayretle takip ediyorum. Kendimi görevli hissediyorum. Sorumluklarımız var ne de olsa sokaktaki insana, tanımadığımız yanı başımızda durana ya da ben yanlış biliyorum ve kandırılmışım diye de düşünüyorum bu son zamanlar. Ya da böyle bir şey olmayabilir. Canım ne sorumluluğu diye didişip duruyorum kendimle. Bu yüzden herkes gibi konum(uz) Yargıtay’ın bildirisi! Mühim bir konu, daha da önemlisi mökkem bir olay. Sıkı sıkıya üzerinde durmak lazım. Ona göre de yazmak.

parti

27 MAYIS SONRASI ve SOL
27 Mayıs’ın yıl dönümü (ya da anması bazılarına göre) yaklaşıyor, hani şu “27 Mayıs İhtilali” sonrasında dönemin “Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes, hükümet üyeleri ve aralarında Milli Mücadele‘nin dönemin önemli komutanlarından Ali Fuat Cebesoy‘un da olduğu Demokrat Parti milletvekilleri yakalanarak Yassıada‘da yargı önüne çıkarılması gibi. Dava, eski Başbakan Adnan Menderes’in 17 Eylül 1961 günü saat 2.31’de; eski Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve eski Maliye Bakanı Hasan Polatkan‘ın ise İmralı adasında 16 Eylül 1961 günü “Anayasayı İhlal” suçundan idam edilmeleri ile sonuçlanmıştı. O dönemde 27 Mayıs 1960 sabahı erken saatlerde radyolardan Milli Birlik Komitesi üyesi dönemin Albayı Alparslan Türkeş tarafından okunan bildiri vardı.” Tarih öyle tekerrür ediyor ki sanki zaman makinesiyle o döneme gitmiş gibisiniz, o tarihi okuyup bugünü yaşadığınızda…

Muhalefet eden gazeteciler gözaltına alınıyor, eleştirinler zorla baskı ve baskına uğruyormuş tarihin anlattığına göre. Süreç 2008’in 27 Mayısından çıkıp ışık hızıyla sanki “27 Mayıs İhtilaline” çarpıyor gibi karşımızda diye düşünmekten de alamıyor insan kendini. O gün DP’liler İnönü’ye Uşak’ta taşlı saldırıda bulunuyor ve İnönü, Menderes’i kastederek şu sözü söylüyordu: “Bu yolda devam ederseniz, ben de sizi kurtaramam”. Kemalizm her yerde muhakkak ağırlığını gösterecektir. Gösteriyor. Ve yine muhakkak onunda doğası gereği, gerektiği yerde SOLA, gerektirdiğinde de SAĞA vuracaktır. Ama şu değişmez bir gerçektir ki KEMALİZM, bir ideoloji var ki en çok onu düşman bellemiştir ve en çok onunla uğraşmıştır. SOSYALİSTLER her daim amansız düşman kesilmiştir.

Gerektiğinde Moskof uşağı görülmüş, gerektiğindeyse komünistlerle mücadele için anti-komünist dernekleri kurdurulmuş, gerektiğindeyse en yakın laikliğin teminatı – garantisi – dinamosu da olmuştur SOL!

Hem de hepsinden çoook, ne sosyal demokratlar buna bu kadar maruz kalmış, ne de sağcı milliyetçiler. Biz bu olguların argümanıyızdır. Bu yüzden de en çok SOL’dan biçmiştir sistem. Kaldırmış mıyız? Kaldırmışız ama bir türlüde toplanamamışız / toparlanamamışızdır. Ve belki bu yüzden ikinci adam İnönü hem “İhanetçi” damgası yerken DP’lilerden ve DP yüzde 47’lerde AKP’den aldığı oy fazlasıyla Menderes hükümeti R. T. Erdoğan’la aynı mesafededir gibi görünmektedir, ama aslında çok öndedir. Ama Erdoğan, uşaklık ve işbirlikçilikte de dudak ısırtmıştır. Zaten o İnönü bile kurtaramadı Menderes’i. Bu yüzden AKP’yi kurtaracak etkeni merak ederken aklıma Mendereslerin idamları geldi, idamları elbette üzücüdür, acıdır.

SİSTEME KAPILMAK
Acıdır ama gerçektir. Tıpkı Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Arslan’ın idam edilişi gibi. Şimdi diyeceksiniz ki Denizlerle ne ilgisi var. Oysa en büyük olayı ve bağlantıyı bu olay bize / düşüncemize yüklemektedir. Tıpkı bir altta ki yazımda da değindiğim “Hatırla(ma) Sevgili” başlığında olan ATV(AKP)’de yayımlanan Hatırla Sevgili dizisinde de kafamıza vura vura ve yanlışla doğruların karıştırılmasında da olduğu gibi. O dönem çoban Sülo vardı ve siyasetteydi. Ve Mendereslerin idamlarına karşılık -birer rövanş gibi görülüp- sonra deyim yerindeyse Denizlerin ilk idam sehpasına da vuran konumundadır çoban Sülo. Bugün aynı adam Demirel siyasetin arkasından sosyal demokratlara – sağcı milliyetçi cenaha vb. oluşumlara kucak acıyor, akıl veriyor, yol gösteriyor.

Eh bu bizim solun doğası gereğidir, bir adım atmanız yeterlidir. Yobaz demiş, gerici demiş hiç bir anlam ifade etmez. Hemen koşar, sarılır. Şu “Hümanistliğinden olsa gerek”, hiç beklemeye gerek yoktur bu yüzden, SOL ummadığınız hırçın ve çılgın bir hızla gelecektir size. Gelmiştir de! Uzlaşmamayı temel alır ama en uzlaşıcıda onlardır, yani içinde ki liberal, revizyonist kliklerle. Bu yüzden bizim memleket SOL da durduğunu gösterir ama SOL dan değil, SAĞ dan vurur. Ve bu dalgaya / köpürmeye kapılanlar, yiyiciler yalağından yediği kadarını yer. Olmadı diğer bir gün pişkince yine gelir (çoğu doğrucu olsa bile) eski tüfektir. Çünkü eskitilip döneğin üst aşaması olan devşirilmeye geçirtilmiştir. (Örneğin H. Uluengin ya da Engin Ardıçlar gibi yazarlıkla-lümpenlik arasına sıkışıp kalmışlarla ve tıpkı Filistin kampında yastığının altında hep bir silah bulunduran ve “yoldaşlarım beni vuracak” diyen C. Çandar vb. gibiler) daha sonradan geçmişlerine küfür edecek kadar işi uzatıp abartmışlardır. Bu duygular bir köpeğin sindirimini izafe etmektedir, tıpkı bir köpek gibi sindirmişlerdir. Hele sindirmemeye gör bak neler oluyor.

TÜRKİYE: KÜÇÜK AMERİKA MI, BÜYÜK AMERİKA MI?
Bu yüzden tıpkı Hollywood’da olduğu gibi Pentagon’un izniyle hazırlanan beş (5) adet senaryo Pentagon’a gittikten ve onay aldıktan sonra çekilmeye başlanır. TC’de artık senaryolar MİT vb. gibi kurumların onayından geçmektedir, sakıncalı bir sahne varsa müdahale edilmektedir, sözler değiştirilmektedir. Yerine yeni cümleler bile eklenir.

Dolayısıyla Kurtlar Vadisi gibi vb. dizilerden tutunda, Hatırla Sevgili’ye kadar hepsi takip edilir. Zaten o filmin finaline gidildiğinde göreceğiz ki, Adnan Menderes ve arkadaşlarını aklama gayretindedir ve bu yüzden de belki övgü almaktadır.

SOL, hele özgürlükler söz konusu olduğunda hiçbir yerde duramaz. Muhalefet bayraklarını açar can siper hane bekler. Eleştirdiğini düşünerek eleştiri kategorisini karşısındakinin kafasına fırlatır. Bu yüzden olsa gerek ve doğası gereği SOL, özgürlüklerin alanını açacağını düşündüğünden, kendisini kısır bir döngüye hapseder ve geçmişin özeleştirisini yapar.

Örneğin İran Halkın Fedaileri Gerillaları’nın yaşadıkları gibi; “Mücadeleleriyle harekete geçen İran işçilerini ve emekçi sınıfları, Şah bağımlı rejimini devirmek ve İran’daki emperyalist tahakkümü kaldırmak için anti-emperyalist ve demokratik bir hareket oluşturmuşlardır. Ancak devrimci mücadele süreç içinde yoğunlaştıkça, emperyalist efendileri Şah rejimini sürdürmenin imkânsız olduğunu düşünmeye başlamışlar, kitlelerin hareketine karşı koymak üzere emperyalist güçler eski Sovyetler Birliği’ni bir yeşil kuşakla çevreleme siyasetlerinin uzantısında, Guadeloupe Zirvesi’nde Şah rejiminin yerine İslami bir akımın geçmesini kararlaştırmışlardır. O günlerde, Humeyni’nin otoritesi altındaki bu İslami akım bir örgüte bile sahip değildi, ancak emperyalistlerin siyasal ve maddi destekleriyle, bu klik hızla yükselişe geçti ve bir devrimci önderliğin yokluğu koşullarında (bizim hareketimizin o dönemde yediği ağır darbeler göz önünde bulundurulursa), emperyalistler için “alternatif vakum” rolünü oynamıştı®.” (Bu yazının devamını okumak için bakınız: “İslami Bağnazlık” Emperyalizmin Aracı, Derleyen: Yeraltından Notlar, Kaynak: Stalin Arşivi)

Bu yaşanmışlıkların ardından Humeyni tarafından Şeriat’ı uygulamak üzere göreve getirilen Ayetullah Khalkali’nın adamları tarafından Fedai gerillalarının kurşuna dizilmesinden sonra İran Halkın Fedaileri Gerillaları artık tövbekâr olmuşlardır. Özeleştiri üzerine özeleştiri vermişlerdir.

BİR SÖMÜRÜ ARACI “DİN”
Bundan dolayı biliyoruz ki, din söz konusu olduğunda susarız, konuşmayız. Korkularımız gün ışığına çıkar. Ya yanlış bir şey söylersek diye, kendimizi sustururuz. Din bu ülkede sömürünün en baş aracıdır bir ezelden bu yana. İşin özeti bizim memleket de bu konuya, tanıklık edenler bir haylidir ve geçmiş dönemleri İran’ı beleklerinde tutmaktadırlar. Sıtkı Demirkıran’ın Kasaba Notları’nda ki gibi doğrucu değillerdir, nedeniyse bunu dillendirmezler.

Bu topraklarda SOL’a eğik ekilen hiçbir fidenin tutmayışında belki de bu ayakların yere basmayışı etkendir. İstisnai birkaç ismi dikkate almazsak, kendini solcuyum diye ortaya atan ağabeylerimizin yaşam çizgileri, “Hocanın dediğini yap, yaptığından uzak dur” eğrisine değiyor. Gerçi bu malullük bu topraklardaki her inanç sivrileni için geçerli, şimdi yok yere de günah almayalım da, takdiri diğer iman müdafileri bizim sorumluluğumuz altında değil, onun endişesi Kasımpaşalılara kalsın. Bizi ilgilendiren kısım aklımızın metronom misali artı – eksi arasında gidip gelmesine sebebiyet veren sol mememiz altındaki cevahirin kararıp, ağarması. Kendimizi bildik bileli ne İsa’nın yemek masasında, ne de Musa’nın deniz yaran asasında bulduk. “Eski tüfek, yeni Revolver, az kullanılmış Piştov” nitelemeleriyle değerlendirdiler. Sıtkı Demirkıran böyle diyor, çokta haklıdır.

İnönü Menderes’e “Bu yolda devam ederseniz, ben de sizi kurtaramam” demişti, 27 Mayıs sürecini biliyoruz. AKP’yi ve Erdoğan’ı kimin kurtaracağı muğlâklığını korurken, bir öngörü ve varsayımla bizim SOL, ABD ve AB’li siyasetçiler güçlü bir ittifak kurabilirler. Kırk yıl düşünseniz bile böyle bir ittifak hayal edemezdiniz ama olma olasılılığı son ihtimaller arasında. Bir yandan da “Emekçiler, işçiler bunu hesabını soracak” demektedirler ki, onlar dağıtılan Kömür Torbalarını, torpille verilen işleri, arkasına “SATILAMAZ” yazan Çeyrek Altınları unutmaktadırlar.

Ve yine onlar işçiye söveni, kafasında joplar yemişliğini, hardal gazlarına boğulduğunu, ekonomik alanda nefessiz kalmışlığını, çiftçisiyle birlikte “Ananı da al lan, git”leri unutmuştur. Demokrasinin araçlar kavramına sığdırıldığını, İslamiyet’in de “Ilımlı”laştırıldığını unutmuştur. Öfkenin bir hitapet biçimi olduğu vurgusu yapılmış, kafamıza vurula vurula düşünme yetimiz elimizden alınmış, özetle her türlü “Sosyal hakları” elinden alınmış, yok sayılmışız. Ama hiçbir zaman “Siyasetciler” gibi nankörleşmemişiz. .

Dünyanın en kısa süreli ve at tarafından hayaları tekmelenmiş rodeocusu yüzünden bu memleketin prize fiş takarken besmele çekme alışkanlığını yok mu sayacağız, ya da kendi insanımıza yaban göründüğümüzde bu sefer “Komünist” lafını küfür gibi sarf edenleri nereye koyacağız diyordu Sıtkı Demirkıran yazısının sonunda. Bir diğeri salya – sümük vaazlarıyla Amerikan piyesinde başrol kapmışken, Türkiye şubesi ve çok istikrarlı Erdoğan kliği de nemalandıkça nemalanmış, hocasından aldığı feyizle beddua aldığı vatandaşlar topluluğuna vaaz verip dururken, mazlum rolleriyle misyonunu yerine getirsin..

AMERİKA’NIN HİZMETKÂRLARI
Hayatında gerçekleştiremediklerini (örneğin Karacaahmet Derneği’ni Büyükşehir Bld. Başkanlığı döneminde yıktıramadığı için, Başbakan seçildikten sonra “Orayı yıktıramamam içimde bir uhdedir.” Kaynak: Medya) dışa vursun, eşi 50 milyonluk yüzüğü taksın “buda Müslümanlık olsun!” Ve çeşitli görüşlere uyguladıklarının adı inançlara özgürlük olsun!

DPT’nin kapatılması davası sürecinde Yargıtay’a övgüler düzülsün, kendi partisi söz konusu olduğun da “Demokrasiye darbe” yaygaraları ayyuka çıksın. İşin aslı elbette Erdoğan kliği gibi “Demokrasiyi bir araç ya da inilmesi gereken bir durak” olarak görmüyorum. Çünkü demokrasiye inanmıyorum. Nedeniyse hepsi kendi çıkarları uyuştuğu sürece özgürlüklerin / demokrasinin yanında… Ve kendi kanunsuz yollarını meşrulaştırma derdindedirler.

SON SÖZ
Gördüğümüz kadarıyla Türkiye’de dâhil dünya üzerinde demokrasiyle yönetilen ülkelerin olmayışıdır. Bundan dolayı 1945’lerin Sağ ve Sol Partileri de dâhil, siyaset arenasında ki hiçbir oluşumun ayakları maalesef Türkiye üzerine basmamaktadır. Bugün için yurtseverlik elbette ki, vatana indirgene bilinecek kadar basit bir olgu değildir. Yurtseverlerin yolu “Vatan olgusu” ya da “Bağımsızlık ön plana çıktığı zaman” vatandan geçmez. Onlar zaten vatanın içindedir. Tıpkı dünya üzerinde ki yurtseverlerin bu olguya “Enternasyonal” gözle baktıkları gibi. Bu yüzdendir ki, bu SOL’culuğu ve SOL’u değil, ezilen halk kitlelerini ayrıştırmadan birleştirecek, yüzünü kendi halkına dönebilecek bir SOL’dan söz etmekteyim! Yani kendi doğası gereği emperyalizme karşı duran bir SOL’dan söz ediyorum.

Gerçekten kim kurtaracak SOL’u? 

*Bu yazı Yeraltıdan Notlar‘da, yine bu başlık ve imzasıyla  k’Editor‘da yayımlanmıştır.

Reklamlar