Posts Tagged ‘12 Eylül – Darbe – RED Dergisi’

TÜRKİYE: Faşist veletlerin yürüyüşü!

Eylül 11, 2009

red8UÇURUMUN aşağısı yukarısı olur mu(?) olabiliyormuş… Türkiye şuan bu eşikte, bütün çirkinliğiyle karşımızda.

Bu çirkinlik yargısıyla, devlet katmanlarında ki, burjuva komprador güçlerin belli merkezlere yine belli güçlerce yerleştirilmesiyle ayyuka çıkarılmış durumda (buna son sekiz yıldır yaratılmış olan R. T. Erdoğan ekonomisi de dâhil), bütün bürokrasisi ve bürokratsızı bu işin içinde, kolluk kuvvetlerinin (bir kısım) askerler yerine bu kez (polis) ve kendisine sadık ve de kandırılmış bir halk kesiminin belli zümreleriyle topyekûn devriyeler kurmasına da ramak kalmış durumda. 75 milyonluk bir nüfusu tek başına dinleyen Erdoğan’dan söz etmiyorum ya da (Kent Bilgi ve Güvenlik Sistemi) adıyla anılan M.O.B.E.S.E.’lerle gözetlenen bir ülkeden hiç mi hiç söz etmiyorum.

Şekilsel ve örgütsel özellikleriyle devlet içinde yer alan “faşizm”den yani yanında başka bir devlet olan silahlı gizli servisin merkezi önemiyle ortaya “gizlice” çıkan ve bundandır ki; burjuva komprador güçlerle kendi taraftarlarının gözetim altında tutulması anlamında olan “faşizm”in toplumun sürekli kışkırtılması, devrimci ilan edilen konular lehine zorunlu coşkunluklar üzerinden dar ve ekonomik kıyafetler giydirilerek, din üzerinden yürütülmeye çalışılmasından söz etmekteyim. 

Evet! Biliniyor ki, Türkiye’de hiçbir dönemde doğrudan faşist ya da nasyonal sosyalist olduğunu ileri süren önemli bir siyasi hareket olmamıştır. Fakat bununla birlikte Türkiye’de bir hareketin ya da iktidarın faşist olduğu genellikle iki bağlam içinde ve sıklıkla da Türkiye solu tarafından ifade edilmiştir.

Filen ve fiilsiz

Örneğin bunlardan ilki 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 tarihlerinde gerçekleşen askeri darbe dönemleridir. Gizliden ve açıktan yüzünü göstermiştir. Özellikle 12 Eylül rejimi kuvvetli anti-komünist vurgusu ve şiddete dayalı yöntemleriyle Şili’deki Pinochet iktidarına benzer bir takım özellikler göstermektedir ve İtalyan-Alman faşizmlerinden büyük oranda da ayrılabilir, fakat tanım yerli yerinde durmaktadır. Ayrıca bütün bunlar, Pinochet rejiminden farklı olarak 12 Eylül rejimi darbenin başında bulunan Kenan Evren’in cumhurbaşkanı olmasına karşın, siyasi partilerin yeniden kurulmasına ve parlamentonun yeniden faaliyete geçmesine olanakta vermiştir.

Faşizmi kendi zindanlarında mahkûm eden Georgi Dimitrov’un Komintern’in 7. Kongresi’nde resmi olarak kabul edilen tarifinde de faşizm: “finans kapitalin en gerici, en şovenist, en emperyalist unsurlarının açık terörcü diktatörlüğü” olarak tanımlanır.

Faşizmi ele alan diğer Marksist yazarlardan Troçki’de: faşizmi geç dönem kapitalizmin yapısal bunalımıyla ilişkilendirir ve tekelci sermayenin toplumun bütününü totaliter bir tarzda örgütleme çabasına dayandırır. Ona göre “faşist kitle hareketleri toplumsal temellerini küçük burjuvazide ve orta sınıflarda” bulunur. Şimdi de okuyucu hesaplasın AKP iktidarının son 8 yıllık seceresinin muhasebesini.

Komplo pratiği

Komplo pratiğimiz yok, ama “sömürge değiliz” gibi düpedüz çıplak bir slogan da üretmeyeceğim. Aksine düpedüz, şeffaf bir gerçekliğimiz var; biz “yarı sömürge” bir ülke olmaktan çıkıp “tam sömürge” olmuş bir ülkeyiz. Bir ülke ve o ülkeyi yöneteni düşünün, bırakın sömürge olmayı sömürgenin “S”si için yıllarını versin. D ü ş ü n m e k,  h i s s e t m e k,  s a v r u l m a k bu olsa gerek.

Bundandır ki, Türkiye’nin kamburu devlet olarak geçmişin İtalyasından arta kalır yanı yok. O da birliğini kuramamış bahtsız bir millettir Mussolini gibi.

Roma üzerine faşist veletlerin yürüyüşünü, hoşsohbet İtalyanlar şu fıkrayla anlatırlar: Mussolini avenesiyle Quirinale sarayının önüne gelir. Herkes işinde gücünde. “Kral Emmanuele Terzo ile görüşmek istiyorum” der. Savoie hanedanının en haciz insanı Kral da, onun bu isteğini kabul eder. Mussolini heyecanlıdır, gıcık tutar, hapşırır, yüzü gözü salya sümük. Kral onun bu haline acır, temizlensin diye beyaz mendilini uzatır. Mussolini, günün hatırası olarak mendili muhafaza etmek ister, Kral da kabul eder. Olup bitenleri mabeynin anahtar deliğinden Macar asıllı Kraliçe seyretmektedir. Mussolini gittikten sonra içeri girer, “Zavallı adam” der kocasına “burnunu sokacak bir mendilin kalmıştı onu da Mussolini’ye kaptırdın.”

İşte size rastlantı… Eski Romalılar İtalya’yı bir sömürge olarak kullanırlardı. Günümüzde Venedik, İtalyan olduğunu hatırlamaz bile. Milano, Güney İtalya’nın can düşmanıdır. Bu yüzden tarihe en geç doğmuş bir ülke daha var Avrupa’da: Rusya’lar… Yapısal eksiklerine dokunmaya dili varmaz insanın. Kaldı ki hem emekçi halkın egemenliğine yönelik pırıl – pırıl bir devrimi başarmış, hem de milletlerarası faşizmi nihai olarak tepelemiştir. Bu olaydaki gürültülü sessizliği tarihin akışında çok insancıl endişelerle izlemekten başka çare yoktur.

 “Rastlantı tezine” gelince; iyi ama rastlantı bir kere eyleme bağlı, sonra da bilinmeyen sebeplere, burada iş çatallaşır. “İşkembe kazanından atlas parçası çıkmaz” der bir halk tekerlemesi. Devlet – ulusumuzun müstesna değerine ilişkin tezler üreten her kişi, ister istemez, karşısında Anadolu halklarının birliğini bulur, tıpkı Fransız tarihinde olduğu gibi. Anadolu halkları, oldum olası Osmanlı devletini sevmemiştir. Bedrettin isyanları, Celali isyanları, Karaman beyliğinin direnişleri, Pir Sultan Abdal’ın ayaklanış dizeleri, vakıf teşkilatı – örgütü, gösteriyor ki, bu halk kendini her zaman bir yayılmacının zulmünde olarak hissetmiş ve böyle kronik bir ızdırapla olgunlaşmıştır.

 85 yıllık cumhuriyet ve öncesinde “Sol”a vurmaya çalışan her bedhah, 50 senedir havlamakta, çalıp çırpmakta devam ediyor(lar.)

Sosyal ihtilalini yapamamış her devletin hiyerarşik yapısını bir piramide benzetebiliriz. Bu piramidin tepesinde bir kral, bir devlet reisi, bir cumhurbaşkanı oturur, aşağıya seslenir: “Senin yararına hüküm sürüyorum.” Altta keşiş, haham, hacı, hoca: “Sizin için dua ediyorum” diye seslenir halka. Daha altta asker gelir, “Sizi koruyorum ama kıpırdarsanız üzerinize ateş ederim” diye homurdanır.

  Biraz daha altta kapitalist, burjuva takımı gelir: “Çarkı döndürüyor, size bakıyorum ama bize karşı birleşirseniz yukarıya haber veririm, canınızı okurlar” diye böbürlenirler. En alttaki sanayi ve kırsal kesim emekçileri ve de ücretli kapıkulları, bu cehennem mahkûmları: “Yeter, artık ağırlığınıza tahammül edemiyoruz, biz yaratıyoruz siz yutuyorsunuz” diye sızlanır.

 Bu arada gazeteci takımı geleneksel yağdanlıklarını Tartuf’e* taş çıkartırcasına kullanmakta devam eder.

 Ne euro, ne silah üstünlüğü, ne dolar, ne sözüm ona ırk üstünlüğü masalları bu güne kadar milli birliğini kurmaya, pazarın devlete hâkimiyetini yıkmaya yetmemiş, Hitler rezaletine sahne olmasını önleyememiş… Gariptir ki, bugün Türkiye’de bin bir acı tecrübeye rağmen bu amorfe yığınlara gönül bağlayan kimseler az sayıda değildir. Ne Goethe, ne Hegel, ne Heinrich Heine ne de Marks, sosyal yönden geri kalmış bu ülkeyi anımsamazken, bizim Alman (ve son çeyrek yıldır Amerikan emperyalizminin) dostları son Osmanlı trimvirasi Enver, Talat, Cemaller, Menderesler kadar gaflet ve delalet içindedirler. Kaldı ki, günümüz torunları konumundaki Erdoğanlar da bu duruma düşmesin.

 * 1664‘te sahnelenen Moliere‘in Le Tartuffe, ou l’Imposteur (Türkçe tercümelerinin isimleri: Tartuf, 1876; Riyanın Encamı, 1881; Tartuffe, 1944) adlı tiyatro oyunu, aynı yazarın daha önce beğeni kazanan Kadınlar Mektebi oyunundan da büyük bir gürültünün kopmasına yol açtı. Oyun kilisenin ve dindarlar grubu “Compagnie du Saint Sacrement”in baskısıyla yasaklandı ancak 1669’da yeniden oynanma olanağı buldu. Tartuffe, bir tür danışmanlık ve eğitmenlik rolüyle bir burjuvanın evine kapağı atmış, dindar görünüşlü bir sahtekârın serüvenleri üzerine kuruludur.

Reklamlar