Toplumsal zorunluluklar ve TKP

Şubat 2, 2012


“Onbeş kasap çengelinde sallanan / onbeş kesik baş…
onbeş arkadaş / yoldaş / bunların sen isimlerini aklında tutma fakat..
28 Kânunisânî’yi unutma!”
(Nâzım Hikmet)

İşin aslına bakarsanız birkaç gün önce rastlantı üzerine nette gezerken (bana göre gerici ve burjuva basına karşın alternatif medya diye nitelendirdiğim bütün devrimci yapıların web sitelerini hemen hemen her gün ziyaret ederim, konuya oradan vâkıfımda ama işte bazen de gerici zihniyete ait siteler denk gelebiliyor işte insan) okudum.

Efendim konu Aksiyon dergisinde geçiyor.

Şöyle ki, konu var olan TKP dışında ikinci bir TKP’nin kurulma aşaması. Ürün Dergisi böylesi bir oluşum içerisinde şuanda. Aksiyon dergisi de kara kutu diye geçmiş haberi, yazının giriş bölümünde de şu cümle var: “Geleneksel TKP çevreleri partinin ulusalcılıkla özdeş hâle gelmesinden rahatsız. Bu yüzden Türkiye Komünist Partisi’ni yeniden kurmaya karar verdiler. Program ve tüzük çalışmaları son aşamaya geldi. Parti kurulursa nur topu gibi iki adet TKP’miz olacak” demiş Aksiyon dergisinden Erkan Acar imzalı yazıda, dergi anladığım kadarıyla Suphi’den Bilen’e Gelenek Yaşıyor Girişimi (SBGYG) sözcüsü Onur Balcı’nın dertlerini de dinlemiş, gerçekten böyleyse içler açısı bi’durumla karşı karşıyayız kanımca, röportaj verecek başka dergi mi kalmadı diye sorarlar ya(?) neyse.

Aksiyoncuların (özellikle de burada referansımız Zaman gazetesi olmalıdır, yalan ve iftira habercilik dalında ödülle layık görülmeleri gerekir ki) sonuçta bu dergi tatmin olmak için mutluluğunu yazıya yansıtmış ve pek sevinmiş(ler). Ne de olsa Türkiye’de gerçek anlamda güçlü bir sol muhalefet yok, bırakın solu – sağda da yok hepsini bir potada erittiler liboşlarla birlikte ve sosyalist-solu temsil eden bir ‘Sol’da ikinci bir TKP’nin mevcut olmasıyla kafa karışıklığının daha da artırılmasından ve bölünmesinden dolayı büyük bir mutluluk var. Analarına söv ama bu cenaha kesinlikle “Komünist” kelimesinden söz etme, öcü gibi bi’şey komünizm ya da komünistlik. Zaten Nabi Yağcı denen zat Taraf gazetesinde iradesini beyan ediyor, üstelik Türkiye Komünist Partisi’nin bütün değerlerini ayaklar altına almayı amaçlayan bir rezalet yaşarcasına yapıyor bunu.

Aksiyon dergisi de adı gibi aksiyona düşkün, tıpkı hoca efendileri gibi onlarda aksiyon yaratıyor kendilerince, tıpkı hıyar ve tuz misalinde de olduğu gibi, kim bilebilir ağlamak ve direktif vermek dışında belki de vakit bulup Pensilvanya’da oturduğu yerde bol bol Hollywood filmi de izliyordur. Netice de 10 yılı aşkın bir süredir oradadır ve eminim İngilizcesi Suudi Arapistan’a girmesi yasak olan hoca efendinin Arapçasını da geçmiştir. Hakikaten Arapça biliyor mudur diye de şuan sorular soruyorum(!) kendime?

Öyle ya olasılılıklar arasındadır, müritleri de hoca efendilerinin aksiyonu çok sevdiğini bildiği için işte böyle haberler yapıyor olamaz mı? Bence olabilir, 12 Eylül darbesinden ta şu güne sergilemiş oldukları politikalarına ve pratikliliklerine bakın derim, her ayak var ve her bokta inanın beklenir bunlardan. Ben bunlara “Siyasi orospu çocukları” diyorum, dini kullanırlar ve liberalizm maşalarıdır, özetle şikâyet ettiği her ne halt varsa onu kullanırlar, bu bir gün elit kesim olur diğer gün burjuvazi, diğer gün futbol, bugün ise solun devrimci geleneğidir. İşlerine geldiği ve çıkarlarına uygun her halt yiyeni “Hazretleri” yaparlar. Yani siyasetin inciğini cinciğini bilirler, her taşın altından çıkmaya müsaitlerdir ve ona göre de şekil alırlar, bu cenabı Allah’ın kendilerine bir mükâfatıdır kanımca.

Allah bi’bunları sever, dünya bunlar üzerine kuruludur izlenimi verirler. Duayla başlar, duayla bitirirler sözlerini: Euzibillahi şeytanirracim… Bismillahirrrahmaniarrahim!

TKP’li olma kültürü
Kabul ediyorum TKP beni her zaman zorlamıştır, bu ne Aksiyoncuların anladığı anlamda ne de TKP’yi yabanıl görmekle alakalı, aksine günümüzde aydınlanmanın unsuru olmasından dolayıdır bu, zaten daha önce Devrimci Halkın Birliği Dergisi’nde yayımlanan “Menşevikliğin hızlı kokusu ve TKP’de Menşevikliğin hortlaması” başlıklı yazım içinde geçerli bu, 27 Kasım 2011 tarihinde katıldığım TKP’nin 90. yıl gecesi için yazdığım “Suni dengeyi bozmak için”de.

Bildim bileli eski adı Sosyalist İktidar Partisi (SİP) iken de, bugün legal alanda faaliyet yürüten Türkiye Komünist Partisi (TKP) adıyla da TKP’yi parti yerine koyanlara karşı “Aydınlanma Hareketi” olarak TKP’yi görmemden kaynaklıdır. Kaldı ki, TKP üyesi olmayan biri olarak, son 4-5 yıldır bu “Aydınlanma Hareketi” artık partileşme sürecine girmiştir ve artık TKP, (elbette bu tartışmaya açık bir konudur) bir “Parti” övgüsünü hak etmektedir.

Tartışmadan kastım son birkaç yıldır TKP adıyla birkaç bileşen ortaya çıktı, hepside Mustafa Suphi yoldaşın geleneğini savunuyor ve O’nun mirasçısı olduğunu iddia ediyor. Şuan ki legal TKP ve SBGYG dışında bildiğim kadarıyla iki (2) TKP girişimi daha var. Bu arada 1920 TKP’sini dergi çevresi olarak mirasını savunan ve bir ara İstanbul’dayken bürolarını tıpkı Ürün Dergisi gibi arada bir ziyaret ettiğim Savaş Yolu Dergisi vardı, onlarda TKP’nin şanlı geleneğini savunuyor.

Zira legal ve/ya da illegal Türkiye Devrimci Hareketi’nin bütün ilerici unsurları kendilerine 1920 TKP Geleneği’ni ve Mustafa Suphi önderliğini zaten rehber görür ve bu kültüre değer olarak sahip çıkar.

Gelecek kızıl
Malum Sovyetler Birliği (SB) artık yok, SB olsa da olmasa da anti-komünizm bütün dünyaya artık derinden kanat germiş durumda, örneğin emperyalist bir savaş aygıtı olan NATO halen lağvedilmedi, emperyalistler ve Amerikan çıkarları doğrultusunda aktif rol oynuyor. Öyle ki, ulus devlet sınırları bağlamında biçimler ve tanımlar değişiyor artık. Durumun zorluğu ortada artık, emperyalizm ve emperyalist saldırının temelleri sınırsız sömürüye dayanıyor ve buna bağlı. Elindeki fazla ürünlerin satılmasından, ucuz hammadde ve işgücü elde edilmesi gerekliliğine kadar pek çok konuda sistemin ürettiği bir sonuca bağlanıyor. Yani kendi ülkesi ve sınırları dışında sorunsuz tüketime endeksli, yani bunu gerçekleştirmek için elindeki bütün imkânları kullanıyor. Çizgileri çiziyor, sınırları değiştiriyor, isimler veriyor, ülke adlarını değiştiriyor ve haritalara bölüyor.

Bugün sınıf savaşı, yani siyasi savaş bizim isteklerimiz doğrultusunda yürümüyor. Örneğin uzaklara 16-17 Haziran işçi eylemlerine, Zonguldak madden işçilerinin şanlı direnişine gitmek gerekmiyor, bakın TEKEL Direnişi, kabul etmek gerekir TEKEL Direnişi’ne ivme kazandırmıştır Türkiye’nin sosyalist solcuları ama gerisi yoktur. Belki de tıpkı yukarıda örnek verdiğim direnişler gibi 10 yıl sonra TEKEL işçileri için tekrardan övgüler dizilecek ve kitaplar yazılacak. Yazılmalıdır da.

Yarın toplumsal zorunluluklar karşısında çıkacak olan bir kriz karşısında elbette ne bugünün ne de yarın kapitalist ağa babaları ve patronlar duracaktır, duramazlarda. Kapitalizm zaten başlı başına bir krizdir, buna ne AKP’nin orta çağ din demokrasisi karşı koyabilir ne de diğer emperyal güç odakları.

İşte öncesinde ya da sonrasında ve/ya da kriz anlarında Marksist-Leninist görüş çizgisi temelinde bir ülkede bir tek “Komünist Partisi” olur, fazlası olmaz. Bir ülke de iki ya da daha fazla “Komünist Parti”nin varlığı ancak ve ancak proleter sınıfın çıkarlarını ve kazanımlarını burjuvaziye teslim etmek olur.

O yüzden ikinci bir “Parti” TKP’lilerin görevi olmamalıdır, kaldı ki hiçbir heyecanı da yoktur. Zira böylesi bir süreci önemsememe rağmen heyecan vermiyor bu tür girişimler. Suni dengeyi bozmak için işçi sınıfının öncü kollunu, ilerici ve devrimci güçlerini örgütlemek ve birleştirmek daha zorunlu, önemlidir ve hayatidir.

Söylemek istediğim işçi sınıfının iktidarını ve sosyalizmi kurmak, hedeflemek ama onun yedeğine düşmemek gerekiyor. Yani işleri karıştıran bir parti değil, ülke çapında 1920 yılından itibaren TKP’den TİP’e kadar uzanan tarihsel politik çizgide anti-komünist çizgide mücadele edenlere karşı birleşik bir mücadeleyi örgütlemek olmalıdır. Sol içinde bu kadar çok ayrışmalardan sonra en azından benim temennim bu.

Sosyalizm kazanacak!

Not: Bakın kaç tane TKP var, belki ne demek istediğimi anlarsınız ve hak verirsiniz?

TKP
http://www.tkp.org.tr/

TKP I. Kongre
http://www.tkp.org/

TKP-Atılım
http://www.tkp-online.org/

TKP.Net
http://www.t-k-p.net/

‘Sol’un Türkiye’nin devrimci tarihten kopuşu ya da ‘demokratikleştiğimizi’ düşünen ahmak liberal solcular üzerine

Aralık 21, 2011

Türkiye’de son 3-4 yıldır, Okyanus ötesi planlanan uygulamalar gördük. Bunlardan ilki elbette ki Ergenekon, ikincisi de devrimcileri de içerisine alan Devrimci Karargâh Örgütü davası ve son olarak Kürtlerin tasfiyesi anlamına gelen KCK davası. İşte Türkiye’nin siyasal gündemini büyük ölçüde belirlediği bu süreç sözde kendini sol veya sosyalist olarak tanımlayan kimi çevrelerin de ne kadar sol (turuncu sol anlamında) olduklarını ortaya çıkardı. Kuşkusuz bu bir ayraçtı, bu ayraç şimdi kendi döngüsünde hareket ediyor gibi. Fethullahçı güruh artık bütün sorunlarını ülke içinde hal etmiş ve nihayeyet elini artık irili ufaklı diğer cemaatlere uzatmıştır. O yüzden eski Karaköy çaycısı Cübbeli denen adam Metris Cezaevinde Aziz Yıldırım’a yakın bir koğuşa konuşmuştur.

Evet, konumuz bu değil, fakat en önemlisi bu ayracın; Türkiye’nin en tanınmış ve saygın aydınları, hukuk dışı suçlu ve yöntemlerle ‘teröristlik’ ve ‘darbecilik’ ile suçlanarak gözaltına alınıp tutuklanırken, bunu ‘oh olsun’, ‘onlar tepişsin biz seyredelim’ diyerek, o dillerinden hiç düşürmedikleri ‘insan hakları’ ve ‘demokrasi’ duyarlıklarını(!) bir kenara atarak sadece seyretmekle yetinmişlerdir ve halende bununla tatmin olup, ‘ileri demokrasi’ demektedirler.

Türk devriminin (Türkiye Devrimci Hareketi (TDH) başta olmak üzere) tarihinin bütün karşıdevrimci geleneğinin mirasçısı AKP ve Fethullah Gülen çetesinin yanında saf tutan bir sol ile bütün Türkiye devrimci geleneğini (Jön Türk geleneği de buna dâhildir), hatta 1960 hamlesi ve 68 Hareketi’nin ilerici ve devrimci birikimini karşı karşıya getirmiştir. Başka bir deyişle, emperyalizm güdümlü sol ile yurtsever-devrimci-sosyalist sol arasındaki bugünkü saflaşma, bütün güncel temel siyasi olaylarda emperyalizmin programı ve gündemine göre siyaset yapanlarla, Türkiye’nin gerçek bağlamda sorunlarıyla ve gündemine göre siyaset yapanlar arasındadır.

Öyle ki dünya çapındaki son 20 yıllık neoliberal dalganın Türkiye solundaki uzantısı olan ‘liberal sol’ diye tanımladığımız bazılarının kendini daha çok ‘demokratik sosyalist’, ‘yeni sol’ (neo-sol) olarak tanımlamayı arzu ettiği, Amerikan merkezli ‘küreselleşme’ damgalı bu kesimin başta Ergenekon davasıyla geldiği nokta, nasıl trajikomik bir konuma sürüklendiklerini görmek açısından önemlidir. İşte bu trajikomik konum ardından Devrimci Karargâh Örgütü ve KCK davasını peşi sıra ardından getirdi.

Artık onlara göre anti-emperyalist, bağımsızlıkçı aydınlar neo-faşisttir ve Ufuk Uras gibilerince bu olay ‘hayırlı bir gelişme’dir. Öyle ki bu davalarla birlikte faşizm soldan ayıklanmış ve ayrılmıştır. Kendini sözde sol ya da sosyalist olarak tanımlayanların yüz seksen derece birbirine karşıt konumlara düştüğü, sözde pratik arasındaki ilişkinin böylesine koptuğu ve kavramların anlamsızlaştırıldığı bir dönemde öncelikle yapılması gereken şey, kuşkusuz temel kavramları gerçeklikle ve yaşanan sürecin dinamikleriyle uyumlu bir biçimde yeniden tanımlamaktır. Değilse halk sola, devrimcilere nasıl güvenecek(?) son 30 yıldır solla halkın arasında yaşanan sorunun esasına nasıl değinilecek sorusu akla gelmelidir?

Evet, sol nedir?

Son 40 yıldır binlerce örneğini yaşadığımız gibi öyle isteyen istediği gibi kendine solcu diyebilir mi ya da giydiği solcu şapkasını istediği zaman çıkarıp istediği zaman (CHP ya da Kılıçdaroğlu misali) giyebilir mi(?) ya da içeriğini ve anlamını ve de tanımını istediği zaman değiştirebilir mi?

Peki, o zaman bilimselliği ve nesnelliği nereye koyacağız?

Öyle ya döneminde Özal başta olmak üzere, bugünde Tayyipgillerin çok kullandığı ‘değişim’, ‘yenileşme’ gibi kavramlar ve toplumların istikrar ve refahının artmasını, insanların eşitlik ve özgürlüğünde gerçek anlamda ilerleme ve bütün bunların sağlanmasında tayin edici olan bilim ve teknolojik gelişmeyi sağlama anlamında nesnel bir ilerlemeyi nereye, nasıl koyacağız?

Yoksa gerçekte insanlığın aleyhine bir avuç emperyalistin ve işbirlikçinin, kârına kâr kattığı, tarikatların fink attığı sistemin yağma ve hırsızlık operasyonlarını gizleyen sözüm ona modernleşme adı atlında burjuva liberal yazılı ve görsel basında gece gündüz aynı başlık ve resimlerle süslenmiş ritimleri bile aynı olan yalanları halka yutturmak adına sol söylevler dâhil dini bile bu işe katanları yok mu sayacağız ve buna ‘sol’ mu diyeceğiz?

İşte bütün mesele bu tarihler boyunca din dâhil bütün ibneliklerin zenginler tarafından uydurulduğu masalında yatmaktadır. Örneğin Kanal 7, Samanyolu (ben Yalanyolu diyorum), Show, Haber Türk, Atv, Kanal D, NTV ve CNN Türk gibi özelikle Amerikancı diğer yarısıysa İngiliz merkezli ve dini dogmaları kendine referans eden kanallara bakın(!) derim. Kalp Gözü, Sırlar Dünyası ve Kurtlar Vadisi ve Kur-an’ın şifrelerini çözen işte sözde bilim adamları(?).

Oysa biliyoruz ki Marks’ın da belirttiği gibi bütün mesele ezen ve ezilen arasındaki temel çelişkide ve sınıflar mücadelesi tarihinde ki gerçekliktedir. Çok iyi bilinir (biliyoruz) ki, 1789 Büyük Fransız Devrimi’ndeki cumhuriyetçiler kralcılara karşı bir saflaşmaya giderken, feodalizmin tasfiyesi için cumhuriyetçiler ve onların en devrimci kanadı olan Jakobenler, parlamentonun sol tarafına oturduğu için solcu (solda) diye tanımlanırdı. Kralcı ve çürüyen feodal sistemin ağababaları (o günün pezevenk zengin kodamanları) ise, parlamento kürsüsünün sağ tarafında oturdukları için, sağcı olarak adlandırırlardı.

O yüzden 19. yüzyıl boyunca, 1870’lere kadar ki solculuğun tanımına bir bakın: eşitlik ve özgürlük ilkesi nasıl tanımlanıyormuş ya da emekçilerin ve bireylerin yaratmak istediği özgürlük ve de toplumsal demokratik kurumlar, hukuki yapının oluşturulması, bağımsız bir devleti kurmanın birincil hedefleri arasında bir yurttaşın ben solcuyum, devrimciyim diyebilmesi için pratik olarak mücadeleyi desteklemesinin gereklerini ve sol / solculuk bağlamında, büyük bir strateji ve çok kapsamlı bir mücadele ve stratejinin adının temel niteliklerini din, dil, ırk ayrımının yapılmadığını öğrenmeleri gerekiyor. Demek ki başta Ufuk Urasçılar, DSİP’liler, Yetmez Ama Evetçiler, Altan familyası ve diğer bilumum kendini solda zan eden züppeler bunu öğrenmelidirler.

Kural budur, doğası gereği anti-emperyalist politikayı kendine referans yapmak. Birincisi de arada bir sol etiketi hatırlanarak, anti-emperyalist söz sarf edenlerin Marksist laf ebeliğini yaparak ortaçağ kurumlarına alet olmamaları gerekiyor. Örneğin dün bu ‘Türbana özgürlük’tü, bugünse ‘Molla’ya ‘Mel’e’ demek gibi.

Belki de liberal solun, Türk devrimi geleneğinden koparak nasıl tarihin ve Türkiye’nin bugünkü devrimci gündeminden de koptuğunun ve tarihin dışında düştüğünün en önemli göstergesi Atatürk’ü, ya da Kemalizm’i sol olarak görmesidir. Fakat şu var ki, Ekim Devrimi başta olmak üzere Kurtuluş Savaşı 20. yüzyılın tarihini belirleyen en önemli öncü devrimleri gerçeğinin üstünü ört(e)mez. Her iki devrimde ‘Batı’lı şablona karşı çıkmıştır. Her ne kadar Kemalist Devrim’i burjuva demokratik devrim olarak görsem de bu ilerici bir devrimdir ve bu olgu bugün daha da çok net olarak görülmektedir. Fakat liberal sol bunu reddederek tarihin dışına düşmek bir yana, bilimsel sosyalizmin özü olan materyalizmi de reddetmiş oluyor. Bunun ‘Ergenekon ve Sosyalistler’ kitabının hazırlayıcısı Merdan Yanardağ’a baktığımızda görebiliyoruz.

Merdan Yanardağ, fikirleriyle anti-emperyalist cephede yer alırken sosyalistliğin tanımını gayet iyi yapmaktadır. Bir de bu işin küsuratları vardır: onlarda Kürtçü cephede (Sırrı Süreyya Önder ve Hasip Kaplan gibi isimleri şuan bunun dışında tutuyorum) PKK’li Murat Karayılan, kendisini hiçbir zaman Marksist görmeyen ama arada bir liberalizmle – milli demokratik çizgisi arasında gidip gelen Abdullah Öcalan, BDP’li Sırrı Sakık ve Ertuğrul Kürkçü, Mahir Sayın, solculuktan istifa eden ‘Birikim’ci Ömer Laçiner, EMEP’li Levent Tüzel gibi davulun liberal tokmağı olanlardır. Görünüyor ki, birileri tarihin safrası ve niteliğini yitirerek Menşevikleşme yolunu seçmeye ya zorlanıyorlar ya da gönüllü olmak zorundadırlar.

O yüzden bence ‘liberal sol’ tanımını değiştirip ‘liberal muhafazakâr’ deyimini kullanmak gerekmektedir bu tipler için. Ki, küreselleşmenin taktiği olan ‘eski sol söylemlere sahip çık, sağ söylemleri solun üstüne yık’ çarpıtmasının arkasında kuşkusuz demokrasi ve özgürlükçü silah kullanılmaktadır. Örnek mi(?) ‘Batı düşmanlığı faşistliktir’, ‘faşizm liberal demokrasi düşmanıdır’, ‘Amerika faşizme düşmandır’ gibi kavramlarla devrimciliği maniple eden, solculuk adına ahkâm kesen ve ders verenleri eminim basından ya da onların TV’sinden görmüşsünüzdür…

Görülmeyen tek şey ise, eskiden (yine emperyalizmin o fenomen etkisiyle) orduya dayanarak yukarından yapılan darbelerin yerinin şimdi yine aynı fenomenin aşağıdan yapılan sivil darbelerin yerini alması olmasıdır. Ortadoğu’da Mısır’daki liberal ‘Müslüman Kardeşler’e, Kaddafi sonrası Libya Ulusal Geçiş Konseyi’ne bir bakın. Öyle ki, Amerikan emperyalizmi tarafından finanse edilen ‘Arap Baharını selamlayan’ yazıları görüp, alkış tutanlarımız bile var.

İşte bundandır ki, bütün köksüzlerin vatandan da çok kendine yabancılaştığını, Fethullah’ın potasında eriyen bir ‘sol’ görüyoruz. Cemaatin güdüleni Doğan Tarkançıların, Ufuk Urasçıların, Murat Belgelerin, Baskın Oran vb. gibi diğer turnusolcuların gerçek ‘sol’ içerisinde en zavallılarının, yani liberal solcuların olduğunu artık net görmemiz hakikaten önemlidir. Çünkü sosyalist solun anti-emperyalist temellere dayanan devrimci tarihi, işçilere – emekçi halklara ve tarihe karşı bir sorumluluk taşımaktadır. Solun ettiğinde bu aymazlık ve ikiyüzlülük yoktur.

Olmamalıdır, olmayacaktır da!

Bilinmelidir ki ceplerine tıkılan dolarların getirdiği hezeyanla ortalığa atlayıp sosyalist sola saldıran liberal solcuları, yani bay Recepist ve Amerikan sever Murat Belgeleri, Ufuk Urasçıları, Roni Margulliesleri, Doğan Tarkanları, Halil Berktayları, Oya Bardayları ve bilumum diğer liberal şarlatanların AKP iktidarına muhalif herkesi şarlatan olarak gören bu kadrolara en iyi cevabı elbette sosyalist sol verecektir. Tıpkı Hopa’daki despotizme direnenler gibi.

TİME dergisine kapak olma meselesi ve köpeklerin sesi

Aralık 19, 2011

Amerikan TİME haber dergisi yılın adamı olarak protestocuları seçmiş. Malum dergi Ortadoğu genelindeki muhalefetin Avrupa ve ABD’ye yayıldığını, bu protestocuların küresel politikaları yeniden şekillendirdiklerini belirtmiş.

Ee işlerine geliyor elbette, Ortadoğu’da 22 bölgede rejim değişiklikleri yapacağız* diyen eski bir dışişleri bakanına mevcutlar nihayetinde. Elbette kendi protestocularını kapaktan gösterecek, neticede şimdilik onlar Erdoğan’dan daha önemli ve nitelikliler gibi görünüyor. Fakat konu bu değil, konu AKP’ye yakın olan gazete ve medya kanallarının (gerçi AKP’ye yakın olmayan medya kuruluşu mu var şuan için: Aydınlık, BirGün, Evrensel ve haftalık soL Gazetesi dışında) Recep Tayyip Erdoğan için deyim yerindeyse cansiperane TİME’in Erdoğan’ın yolu ‘ERDOĞAN’S WAY’ diye ön bir çalışma yapması ve kapağını da bunu taşımasıydı, gece gündüz kâğıtlar üzerinde ve web siteleri üzerinden ‘olmayan gururlarının’ ne kadar da okşandığından ve onur duyduklarından söz edip, sosyal paylaşım ağlarından ‘Erdoğan’a oy verin’ diye yönlendiriyorlardı. Bir nevi işbirlikçilikleriyle övünüyorlar ve şükran duyuyorlardı. Kim bilebilir belki de Erdoğan bunlardan ötürü kendisini ülkenin sahibi olarak görüyor olmadı %50’nin sahibiyim diye Avrupa ve Ortadoğu’da Amerikan finansmanıyla çıktığı ‘Arap Baharı’ turlarından dolayı övünüyordu.

Ne olduysa TİME’in kapağında ‘ERDOĞAN’S WAY’ yerine ‘PROTESTER’ (ilginçtir derginin kapağında kullanılan simgesel protestocu resminin hemen üzerinde yazan cümle ise oldukça anlamlı; ‘Arap Baharı’ndan Atina’ya, Wall Street’i işgal et’ten Moskova’ya’ ibaresiyse oldukça manidardır) kapağını görünce bizim objektif ilkeleriyle donanımlı olan gazeteciklerimizin TİME’in ‘Yılın kişisi’ anketinden sonra bu muhabbeti anında kestiğini görüyoruz.

Örneğin Sabah gazetesinden Engin Ardıç denen dallama hemen geçmiş bilgisayarının karşısına şöyle bir yazı yazmış. Başlık şu ‘Büyütmeyin demiştik’ hakikaten komik bir durum. Büyüten zaten biz değildik ki, öyle ki TİME dergisine kapak olmanın derecesini bile belirtmiştik ve TİME’in analizlerinin yersiz hatta hiç bir tezinin (komplosunun) gerçekleşemediğini dilimiz yetiğince anlatmaya çalışmıştık.

Ne diyelim ki, liberalizm işte böyle bi’şeydir, Sartre’nin rezil tanımını bile geçiyor işte bu tipler. Sahibinin sesi çıkmıyor da köpeğin sesi çıkıyor misali önüne kemik atan kimse varmış gibi havlamaya yine başladılar. Biliriz ki TİME ya kapağına Amerikan politikalarıyla tam uyuşanları (işbirlikçi ve destekçilerini) ve/ya da en kadim düşmanlarını ve nefret ettiklerini çıkarır, öyle ya TİME’in en eski geleneği ve politikası budur. Tıpkı yukarıda ki gibi bir Fil’in poposu TİME’a kapak olursa, Tayyip neden olmasında demiştik. Ama yorumlarıyla bizi kıskançlıkla itham edenler bile oldu: )) Sağ olsunlar, kısa bir süre sonra bizi anlayacaklarını umut ediyoruz.

Şunu da söylemek gerekir, bizim ve de diğer ülkelerdeki her türlü ‘özgürlük’ düşüncesinin yerini ahlaksal ve siyasal bir liberalizmin çabucak elde edilmiş konsensüsüne bırakarak kendinden vazgeçenlere artık şunu demek yerindedir sanırım. Bu bizzat düşünce düşünce olarak kendinden vazgeçmesi olayıdır ve hem Engin Ardıç hem de Serdar Tugut vb. gibilerinin durumunu dillendirmekte ve anlatmaktadır. Hakikaten kendilerine gelmeleri gerekiyor, hatta becerebiliyorlarsa belirli bir sürede susmalıdırlar.

***

Neyse ankete gelelim malum ankette Erdoğan ilginç şekilde anketin ‘en popüler’ listesinde olduğu gibi, ‘en az popülerler’ listesinde de başı çekmiş… Nedendir bilinmez ama akla Hitler’i getirtiyor bu durum. Biliyoruz ki Hitler’de en popüler ve en yoğun desteği meşru yollarla geldiği iktidarda kaldığı yıllarda almıştır, şimdi de Tayyip Erdoğan. Bir benzerlik daha işte, o da çoook oy alıyor ama sevilmiyor hem de en az Hitler kadar. İlginç değil mi?

Ne diyelim üzgünüz ‘Başbakan’, ‘Yılın kişisi’ değilsiniz, biraz daha çalışın!

* Hatırlayanlar bilir(¿) Bush yönetiminin dışişleri bakanlığını yapan Rice “Büyük Ortadoğu Projesi’nin hedefleri kapsamında bu proje içinde yer alan 22 ülkede rejim ve sınır değişikliği yapacağız” demişti.

“Aydın Aptallığı” üzerine

Aralık 15, 2011

Aydın olmanın birinci şartı itiraz etmektir! Türkiye’de kendine aydın diyenlere bakın hepsi meclisin sağ tarafında oturmuş, cahilce iktidar goygoyculuğu yapıp sola akıl veriyorlar… Dünyanın bütün parlamentolarında meclisin sağında oturanlara sağcı diyorlar, bizde de ne gariptir ki solcu oluyorlar. Biz bunlara dangalak diyoruz. Yanlış bilmiyorsam Mao’da “Aydın Aptalı” diyordu. Çünkü aydın değildirler.

Hopa davasının gösterdikleri ve iktidarın kirli işleri

Aralık 12, 2011

Tarih 09. 12. 2011, Cuma gününü gösterdiğinde, sokaktaki devrimcileri ve toplumsal gerçek muhalefettin olmayışı yaygarasının asılsız olduğunu Ankara’daki Hopa davası bir gerçekliği iktidarın inadına bir kez daha göstermiş oldu. Dikkat ettim, Hopa davasının görüleceği tarihi belki de burjuva ve liberal medya kendi sınıfının çıkarlarını gözeterek görmedi, görenlerde belki de sırf adı gazetecilik olsun diye göstermelik bir yayıncılık gösterdi. Ama en önemlisi bir çoğunluğu bu işi yaparken AKP’den çekinerek yaptı.

Netice de onlar bunu bir devlet meselesi olarak görüyor ve/ya da Erdoğan’ın devlet meselesi olarak görüyorlardır. Bana göre değişen bir şey yok, sonuçta her ikisinde de Erdoğan başroldedir.

Okuduğuma göre Avrupa ve Amerika’da da bu iş böyleymiş, örneğin New York basını ve TİME dergisi. TİME’i ciddiye alanlar bence sefilce hareket ediyorlar. Öyle ya yıllardır köklü bir dergi diye ortalıkta akla hayale gelmeyecek kapaklar yapıp gündemi ciddi bir şekilde meşgul ediyorlar.

Örnek vermek isterim: TİME dergisi Avrupa-Asya ve Güney Pasifik kapağında Erdoğan’ı gösteriyor, yine aynı tarih ve aylarda belki de aynı günlerde gündeminde TİME’in bu sefer ‘INVESTION ISSUE’ diye kapakta bir kuş portesini görebiliyoruz. Burada da akla şu soru geliyor Amerikalılar kendilerine ya da çalışacakları adamların resmini kapaktan vererek akla aykırı bir şekilde analizler yapıyorlar, elbette TİME diğer kapağında ‘INVESTION ISSUE’ derken kapaktaki kuşun kendisine çalıştığını ima etmiyor, onlar kendilerine kimin çalıştıklarını eminim benden de sizden de iyi biliyorlardır. Öyle ki ‘analizi yapılan kişi’ bile inanmıyor ve ‘bu ben miyim’ diye iç geçirip, mutlu bir tebessüm gösteriyor. Zira Erdoğan, kendisine işi görülünceye kadar netice de yanağına düşüp kalktığı içten olmayan bir öpücük kondurulduğunu ‘iyi bir hatip’ olarak umarım biliyordur.

Çünkü aynı TİME kapağında bir Filin poposunu tıpkı şuradaki gibi gösterebiliyor.

O yüzdendir ki Erdoğan’ın ve AKP iktidarının durumu budur, bu durumu sağlayan ve bizlere gösterende birebir Erdoğan’ın hareketleridir. Bir de bildiğimiz emperyalizmin tarihler içerisinde deşifre olmuş bugün için global diye tanımlaya bileceğimiz küresel adımlarıdır.

Bayağı bir geriye gidersek, İngilizlerin Hindistan, Fransızların Cezayir, Amerikalıların Vietnam’la başlayıp, Küba’yla süren daha sonrasında Afganistan ve Irak’a kadar uzanan Ortadoğu’da CIA’nin yürüttüğü şu global politik çizgisidir. Buna elbette dönemin Türkiye’sinde emperyalizme karşı bir halk hareketi olarak doğan Kuvay-î Milliye Hareketi’nin başlatmış olduğu Kurtuluş Savaşı’nı da ekleyebiliriz, bununla birlikte dönemin soğuk savaş politikalarını da.

Emperyalizmin ölçüsüz kazandığı yerlerde hayali bir politika yürütmek isterken kullandığı birincil araç burada elbette medyadır. Geçmiş dönemin şartlarında TV’lerin olmadığı dönemlerde radyolar, gazeteler(…) günümüzdeyse TV’ler ve teknolojinin akla hayale gelebilecek her türlü araç ve gereçleri.

Yine Amerika’nın Suriye’de lider olarak görmek istediği Galyun, Wall Street Journal’de konuşabiliyordur ve Amerikan rejiminin İran ve Lübnan Hizbullah’ına (hatırlayanlarbilir Lübnan Hizbullah’ından söz ederken karıştırılmasın İstanbul-Beykoz’da bir villaya 17 Ocak 2000’de düzenlenen operasyonda silahlı çatışma sonucu Hizbullah terör örgütünün elebaşısı Hüseyin Velioğlu’nun ölümünden öncede Lübnan Hizbullah’ı Türkiye’deki Hizbullah örgütünü tanımadığını deklere etmişti) kadar uzanabileceğinin propagandasını yapabiliyor.

Esad’ın Erdoğan’a, Erdoğan’ın Esad’a kameralar karşısına geçip ‘Arap kardeşim’ demesinin üzerinden bayağı bir zaman geçti, Esad’ın aptallığı o gün zaten yüzünden okunuyordu ve Erdoğan (yine o gün bunu TV’den izlerken görmüş ve her ikisine hakikaten ne kadar küfür biliyorsam sıralamıştım) oysa ta o gün oymaya başlıyormuş meğer Erdoğan ‘Arap kardeşi’nin altını. Şimdiyse görünen köy kılavuz istemiyor, dün acımazsıca Erbakan hocasının kadim dostu Kaddafi’nin ipini çekerken, bugünse Esad’ın ipini Amerikalıların ve NATO’nun çıkarları doğrultusunda çekmeye çalışıyor.

Çünkü Amerikalıların Libya’da Kaddafi’yi devirmek için harcadıkları ve NATO üzerinden Tayyip Erdoğan’ın eline saydıkları paralar bugün Suriye’de sözüm ona Esad muhaliflerine para ve silah olarak Ali Babacan’ın sözlerinde kendini  bulabiliyor.

Özetle TİME ve Türkiye’deki işbirlikçi uzantıları sözcükleri artık piçleştirmeye başlamıştır, bu da sevgili Merdan Yanardağ üstadın “Hopa davası yeni rejimin turnusol kâğıdıdır” başlıklı yazısındaki gibi şu sözünü hatırlatıyor: “…liberalizmi yenilgiye uğratmak ve toplumdaki akıl tutulmasını parçalamak için bütün koşullar olgunlaşıyor.” Evet, tamda bu noktadayız. İşte Hopa davasındaki siyasal gelişme sokağın boş olmadığını, mutlaka herhangi bir köşesinde sokaklarda devrimcilerin olduğunu bir kez daha gösterdi.

Çünkü günümüzde gazeteciliğin artık piç bir meslek olduğu ve en müthiş piçlerinde Paris ve New York’ta yaşadığını bizlere gösterdi. Sonuç olarak bu piçlerin bazen de Türkiye’ye geldiğini bir TİME dergisinden, bir de AKP’ye yakın olanlardan görebiliyoruz!

Umarım ki, Hopa davasında kendini gösteren sosyalist sol muhalefetin ve AKP’nin kirli işlerini ifşa edenlerin, son dönemlerde popüler olan ve sırf iktidara muhalif ettikleri için emperyalizm üzerinden yürütülen ve de birçoğunun haksız yere tutulduğu Ergenekon, Devrimci Karargâh, KCK üzerinden tutuklu bulunanlar içinde gösterilmesidir.

O yüzden Gramsici gibi hücrelerinde yazıp, Metin Lokumcu gibi direnenlere: Hopalı yoldaşlara, TKP’lilere, BDP’lilere: Hasip Kaplan ve Sırrı Süreya Önder’e, CHP’li Şafak Pavay’e, Behzat Ç dizisindeki Akbabaya yani Berkan Şal’a, Ankara Sanat Tiyatrosu sanatçılarına, ÖDP’lilere, Liseli Devrimcilere, Halkevci, Kolektif ve Gençlik Muhalefeti üyelerine, bu ülkenin gerçek aydın yazarlarıyla birlikte özgürlük için sokağa çıkan herkese selam olsun!

Che Guevara’nın da dediği gibi: “Venceremos!”

Kazanacağız!

Var oluşçu pezevenkler!

Aralık 9, 2011

Kabul ediyorum, ülke normalde de çok karışık, şuan daha da karışık gibi ve karışacakta. Evet, belki de tarihinde görülmemiş bir şekilde bir oyun oynanıyor, kabul ediyorum. Çok büyük oyunlar oynandığı muhakkak, hem de emperyalizmin bilinen ayak oyunlarına yakın bilindik oyun, uyunana aşk olsun. Öyle ya başbakanımızın alnı secdeye varıyor, namaz kılıyor. Daha neyi dert ediniyoruz.

Sonuçta iktidarın vermiş olduğu mukaddes güç, AKP’yi muktedir kıldı. Tayyip’e padişahlığı yakıştıranlar Tayyip’i artık çok farklı yere koyuyor. Tanrı ötesi bi’şey, seçilmiş kişi falan muamelesi yapılıyor şuan kendisine. O bu değil, halis muhlis Türk İslam şeyi işte.

Sıralama yapıyorum: bunlardan birincil isim elbette Egemen Bağış denen zatla birlikte, Ali Babacan, Davutoğlu ve yılanın başı gibi görünen BOP eşbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan kliği ile birlikte İngiliz gülü Abdullah’tır. Elbette asıl kral ve kraliçe durumundaki kişi Fethullah kliği asal olarak bu pisliğin başını çekmektedir. Öyle ki Fethullahçı cenah var oluşçu pezevenkler tanımını hak etmektedir.

Öyle ya herkes çeşitli tezler sıralıyor; kısaca anımsayalım. Birinci ve en doğrudan tez şu: futbol camiasındaki dengeleri bozmak, oluşan çatlaklara yerleşmek için büyük bir hamle gerekti, şimdi şike cezalarının indirilmesi, ardından tutuklu bazı isimlerin salıverilmesi ihtimalinin ortaya çıkması, cemaat “operasyonunun” yarım kalması endişesi yaratı.

Birincil örnek Serdar Turgut denen ipne… Kendine bakmalıdır.

İkinci tez, bir öncekinin üzerine bir adım daha atıyor ve işin içine Ergenekon, Balyoz, KCK gibi davaları, tutuklu milletvekilleri gibi boyutları katıyor. Kabaca, şike soruşturmasından tutuklananların salıverilmesi diğer davalar için de emsal olacak; cemaat AKP’nin bu davalarda da geri adım atmasından çekiniyor fikri ortaya atılıyor.

Üçüncüsü de, benzer şekilde, ikincinin bir devamı gibi… Yüzde 50 oy, üzerine seçim sonrasında düzen muhalefetini hırpalamakta gösterilen başarı, AKP’de kendisini bu noktaya taşıyan iddialardan uzaklaşma eğilimini güçlendiriyor, Emre Uslu, örneğin, internetten “yeni anayasa umudum kalmadı” yollu şakımalar yayımlıya biliyor. Planın arkasındaki Arınç argümanlarını katmıyorum, Erdoğan’ın başkanlık ya da cumhurbaşkanlığı hülyalarının Gül’ün “psikolojisi” üzerindeki etkileri vesaire de bi’yana. Bunlar sıralanıyor ve bir fısıltı halinde “Erdoğan sonrası AKP ne olacak” sorusu dillendiriliyor. Sikimizde değil, umurumuzda da.

İç içe geçen bunca şey, bazıları düpedüz saçma gibi görebilir, örneğin 2. Cumhuriyet’in payandalarını düzenin bütün kritik kurumları içerisine yerleştirmek olan bir siyasi hareketin, yeni rejimi tesis ettikten sonra futbol gibi hayli kritik bir alanda neden frene basmak isteyeceğinin yanıtı yok.

Öyleyse? Emperyalizm!

Çünkü biliniyor ki emperyalizm son çeyrek yıldır din üzerinden saldırıyordur (ve) fakat dün milliyetçilik etkisini ön plana sunuyordu. Günümüz döneminde ise Müslüman toplumunun dini değerlerini suiistimal eden var oluşçu pezevenkler artmakta, bırakın vatanı, arsayı bile kişisel duygularından dolayı Afrika’da bile görülmemiş bir politika yürütülmekte ve başını da FBI çiftliklerinde, CIA’nin kucağında Suudi Arabistan’a girmesi yasak olan ve Arap anayasasınca idam edilecek ve de her şeye ağlayacak bir var oluşçu pezevenkimiz var: adı da Fethullah Gülen!

Bilin istedim: hesaplaşacağız!

‘Özgürlükçüler’ iyi bilir

Kasım 25, 2011

Çıldırmış ve akıl almaz bir toplumun durumu yaşanıyor bu ülkede, başını da Erdoğan çekiyor. “Özür dileyeceğim, özür dile, özür diliyorum”lar havada uçuşuyor. Kendi pisliklerinin üzerini bazen örtüp, bazen de utanmadan ayyuka çıkararak pişkince bağırıyorlar koro halinde, özgürlükçü kesilmiyorlar mı, “Demokrasi” gibi bitiyorum artık bende bu cümleye.

Öyle ya önceden hazırlanmış ve direktif verilmiş kameralar karşısına çıkıp TV’lerden Necip Fazıl üstadını kaynak gösterip işe biraz da din karıştırmak kolay. Erdoğan’ın Dersim Katliamı nedeniyle devlet adına özür dilemesinin samimiyetine inanarak, bu da bir adım deyip sevinmeden önce hatırlanması gereken tarihsel gerçekler de yok değil mi, sizce?

Erdoğan, konuşmasında katliamın sorumlusu olarak CHP’yi gösteriyor, Kılıçdaroğlu’nu da özür dilemeye davet ediyor. Oysa AKP’nin sürekli “Bizim geleneğimiz” olarak sahiplendiği Demokrat Parti’nin kurucusu Celal Bayar olan bitenlerde en üst düzey sorumluluk sahibi ve Dersim Katliamı yıllarında başvekillik görevinde değil midir ki, Erdoğan CHP’ye salt yıkarak böbürleniyor bu işi?

Dersim hakkında bilmediğimiz şeyleri mi açıkladı şimdi Erdoğan? Evet, başkaları için belki olabilir ama açıkçası Erdoğan’ın söylediği şeylerin de çoğunu biliyoruz zaten biz. (Bakınız yıllardır bunun mücadelesini veren ve belki de Dersim Jenosidi üzerine en kapsamlı site: dersim.biz)

Peki, ya “Demokrasi kahramanı” ilan ettikleri Adnan Menderes’i nereye yerleştirecek Erdoğan Dersim üzerinden siyaset yaparken? O da 1931 yılından itibaren CHP milletvekili değil miydi? Yani Erdoğan’ın özür dilediği bir katliam varsa ortada, bunda kendi gelenekleri de birinci dereceden pay sahibi idi ve ne o dönem, ne de sonrasında bu gelenekçi muhafazakâr takım, Dersim konusunda özür dilemek bir yana, yöre halkına karşı hep husumet beslemedi mi?

Erdoğan çok mu seviyor Dersimlileri?

Örneğin Erdoğan döneminde, “Cemevleri cümbüş evleridir” ya da belediye başkanlığı döneminde yıktırmaya çalıştığı ama beceremediği Karacaahmet Cemevi için, iktidara geldikten iki yıl sonra “Karacaahmet Cemevini yıktıramamak içimde halen uhdedir” sözünü bu 10 yıllık tarihin neresine koyacaksınız?

Sonra diğer bir örnek: Sivas Katliamı öyle ki Erdoğan’ın Dersim Katliamı özrünü düşünürken, son senelerde de Sivas Katliamı üzerine anmaların yasaklanması ve katliam sorumlularının saklanarak, cezalandırılmaması ya. Kaldı ki, AKP’nin katliamla somut bağını ortaya koyan ve katliamın sanıklarını savunan avukatlarının kendilerine AKP’de yer bulmuş olmasıysa bir hayli düşündürücü işte.

Ve/ya da işine geldikçe siyaset yapacağım diye ortalığa düşüp “Özür diliyorum” diyen birisinin “KCK operasyonlarını destekliyorum” demesini nereye koyuyorsanız bende Erdoğan’ın devlet olarak “Dersim için özür dilemesini” oraya koyuyorum.

Son olarak
Bugün devletin bütün imkânlarını kullanıp, Dersim üzerinden siyaset yapan Erdoğan’ın Seyid Rıza’nın idam edilmeden önce idamcılarına karşı kullandığı o meşhur sözünü kullanıp “Evladı Kerbelayız. Günahtır, ayıptır, zülümdür, cinayettir”, sözünü demagoji yaparak süslediği bu konuşmasını hakikaten gülünç bulduğumu da söylemek istiyorum.

İtiraf ediyorum: hiçbir inandırıcılığı yok, samimiyetten de çok uzak. Böyle olmadığını kanıtlamak istiyorsa Erdoğan hazır bugünlerde de hümanist kesildi başımıza, her yerde sık sık kullandığı Arap İslam’i geleneğinden söz ediyorsa (ki Arapların Türkiye’deki ahlak zabıtası konumundadır kendisi) ve de bunlarla da çelişmemek istiyorsa, çok sevdiğini iddia ettiği Peygamberi için 800 yıl önce Irak’ta gerçekleşen Kerbela Katliamı içinde, mensup olduğu din adına özür dilesin de olsun bitsin! Biz de inanalım bay başbakanın samimiyetliğine, öyle değil mi?

Öyle ya bu biraz zor işte, güçlü olan tarafa oynamayı tercih edenler çoğaldılar çünkü günümüzde. Nihayetinde bunu ‘Özgürlükçüler’ iyi bilir!

Bilgi: Ece Temelkuran bugün ki yazısında şöyle rakamsal bir veri vermiş özgürlükler bazında. Diyor ki, “2005’te terör suçu gerekçesiyle tutuklanan insan sayısı 273 iken ne oldu da bu sayı 2010’da 12.897’ye çıktı. Bu ülkede aniden hudayinabit gibi terörist mi yetişmeye başladı? Sorun onlara… Dünyada terör gerekçesiyle tutuklu bulunan insan sayısı toplam 35.117. Türkiye’de aynı gerekçeyle tutuklu olan insan sayısı 12.897! Eğer bir ülke tutuklu gazeteci sayısında dünya lideri olmuşsa, Rusya ve Çin’i bile geçmişse, sorun bakalım, korku sırasının onlara da gelmeyeceğinden nasıl bu kadar emin oluyorlar?” Ne diyelim, bunun içinde bir “Özür” bekliyoruz Erdoğan’dan, diler mi sizce?

Erdoğan, TIME dergisine kapak olursa?

Kasım 18, 2011

Suriye’de ‘Arap Baharı’na ayar verme işlemi, Türkiye’yi de okkanın altına götürecek mahiyette devam ederken TIME dergisinin Erdoğan’ı kapak yapması oldukça normal, öyle ya Suriye’de elçilik basıldı, bayraklar yakıldı, Atatürk tablosu parçalandı falan filan.

‘Komşularla sıfır sorun’ politikasına bakar mısınız? Erdoğan herkesten daha çok savaş çığırtkanlığı yapıyor. Son çeyrek yüzyılın en aşağılık politikasıyla karşı karşıyayız! Yeri gelmişken şu Suriye’de ‘Bayrak’ yakma olayına inanmıyorum, baştan aşağı düzmece haberler silsilesi 4. kuvvet diye tabir edilen medya(mız) akıllanmadı daha, Erdoğan emperyalizmin medya da iktidarın borazanlığını yapmaya devam ederken, ABD’nin ünlü dergisi TIME 28 Kasım’da piyasaya çıkacak olan sayısında Asya ve Avrupa’da Erdoğan kapağı ile çıkıyormuş. Kapaktaki söz de şuymuş “Erdoğan’ın Yolu” (Erdoğan’s Way). Erdoğan’ın kendi doğru bildiği yolda gittiği vurgulanan haberde, Türkiye’nin bölgesinde Arap baharı için giderek güçlü bir model oluşturduğu belirtiliyormuş…

Oysa TIME kapakta Türkiye’nin “pro-İslamic” lideri, yani İslam yanlısı lideri Erdoğan (Laik, demokratik ve Batı yanlısı) ülkesini bir bölgesel güç haline getirdiğinden söz ediyor olsa da, bu işin böyle olmadığını biliyoruz. Biliyoruz çünkü kaynağımız burada Erdoğan’dır ve yine Erdoğan’ın kullandığı emperyalist jargonlardır (bunu önceki yazılarda belirttim.) Emperyalistleri Suriye’ye saldırmaya çağıran da (bkz: bugün ki ajanslar.)

Netice de TIME’in Erdoğan’ı kapak yapması gayet normal, nede olsa işbirlikçilikte çığır açmıştır. Ve hakikaten de ‘Kapak’ olacak mahiyettedir. Her ne olursa olsun siz TIME gibi dergilere nazaran Türkiye’deki mizah dergilerini ciddiye alın derim, onlar TIME vb. gibi dergilere rağmen daha sağlıklı daha nitelikli analizler yapmaktalar.

Kapak olma meselesi
Bir de son olarak şunu söyleyeyim: bildiği, bilmediği, görev aldığı, almadığı her konuda konuşmayı, yorum yapmayı, eleştirmeyi ve böbürlenerek insanları çıldırtmayı amaçlamış güzide bir iştir oraya buraya kapak olma meselesi, ukalalık ve atıp tutmaya en güzel örnek olsa da kalıbının içindeki ayıpçı kelimeyi de varın siz söyleyin…

Not: ABD’nin güdümündeki muhaliflere açıktan destek verip Suriye bizim iç işlerimizdir diyen Erdoğanken, bayraklar yakılıp Atatürk posterleri yakılırken Erdoğan hakkında hiçbir tepki yok, biliyoruz ki Suriye’de var olan sözde muhalefet küçük bir grup ve organize değiller. İşin açıkçası organize edilmeye çalışılıyorlar, Amerikalılar gecenler de ağızlarından baklayı çıkardılar, ‘Bize en az 6 ay verin’…

Bu 6 ay içerisinde göstermelik bir ordu bile yaratacaklar, bir tane de komutan ve/ya da lidercik. Mısır, Tunus, Libya vs. Amerikalıların adını verdiği uyduruk bir konseylerle şuan o ülkeler İslami kanunlar ve hükümlere sürükleniyor. En son örneği Libya işte, İslam kuralları geçerli olacakmış.

Şimdi akla gelen ilk soru (eğer tutarsa ve emperyalistler başarılı olursa –ki bu sürece Erdoğan’da dâhildir–) Suriye Sudan mı yapılmak isteniyor sorusunu aklınıza getirebilirsiniz… Yine de bilinmez fakat bir yandan da şunu söylemenin yeridir… Öyle düzmece ve kıyıdan köşeden toparlanan adamcıklarla değil, önümüzde ki dönemlerde Suriye’de Erdoğan posterleri yırtılırsa şaşırmayın derim!

Tehlikeli aklın itirafları

Kasım 17, 2011

“Çok öğretici ve çok gülünç bir görünüm ile karşı karşıyayız.
Burjuva liberal fahişeler, devrim çarşafıyla örtünmeye çalışıyorlar.”
(Vladimir İlyiç Lenin)

“Ne Yapmalı?” Lenin’in yıllar önce sorduğu soruydu bu. Elbette birçok kişi şuan Lenin’le aynı şekilde düşünmüyor. Ufuk Uras gibiler bile artık böyle bir şey düşünmezken bende böyle bir şeyde beklemiyorum. Peki, ne diyorlar ya da nasıl olmamızı istiyorlar: olaylara karışmayın / karışmasınlar falan filan… Piyasa ekonomisi rayına oturacaktır, dert etmeyin vs. Burjuva sınıfının işçi sınıfını sevme gibi bir lüksü yok elbette, zengin olan onlar, biz değiliz ya. Gerçi bunun için paraya – metaya da gerek yok, insancıl olabilmek yeterli. Ha bir de sanırım şunu diyorlar: bugün bütün Kürtler Ak Parti(AKP)’de siyaset yapsa, yani sivil siyaset alanını tercih etse ortada bir sorun kalmaz(mış)…

İşte bütün bunlardan sonra düşünmeye başladım: Erdoğan çevrecileri HES’lere karşı çıkıyor diye (ben çevrecilerin daniskasıyım) dediği gün anlamamıştım, oysa Sarkozy olsun, Berlusconi olsun, Obama ve tayfası (Tayyipgiller) olsun, ilericiliğin tam anlamıyla daniskasıymışlar, Araplar dururken Ortadoğu’da tanımadığı insanlar için avazı çıktığı kadar bağıran Hugo Chavez ve çevresinin çevresi darbeci mi oluyor(?) demeye başladım!

Öyle ya Libya halkı Kaddafi diktatörlüğünden kurtulduysa bu Sarkozy’nin politikalarında vücut bulan insancıl emperyalizmin başarısıdır. Hazır sırada Suriye var, aynı politikalara destek veren Türkiye hükümetini de takdir ettiğimi belirtmeden artık geçmek istemiyorum.

Kasım 11, 2011

TKP Merkez Komite üyesi Vedat Nedim Tor, cezaevine götürülürken. 25 Ekim 1927. Türk siyasi tarihinde, 1927 Komünist Tevkifatı olarak da geçer, aynı senaryo, 1951 senesinde de tekrarlanmıştı.