Yaftalamadan düşünün!

Kasım 24, 2009 yazan: halkingunlugu

SOL’Sempatizanlık(!) ve bezirgânlar

Kasım 22, 2009 yazan: halkingunlugu

Kuşkusuz Türkiye’de ve dünyada birçok bölünme sol adına yaşanmıştır.

 Özellikle burada soldan söz ederken, sosyalistlerin ayrışmasından – bölünmesinden söz ediyorum. Yoksa emekten, özgürlüklerden yana olmayan ve sermayeye dalkavukluk yapan bir kısım sözüm ona solculuk teraneleri içersinde olan SOL’Sempatizanlıktan söz etmiyorum.

Bu yüzden belki de bir kategoriden ve standarttan söz etmeliyiz. Bunun için örneğin Rusya’da ki 1902 yılında yaşanan Bolşevik – Menşevik ayrışması kıstas olabilir ya da 1915–19 tarihlerinde ki II. Enternasyonal dönemine bakmakta da fayda olabilir. Ve/ya da Türkiye’de yaşanan TİP döneminde ki ortaya konan tavra bakmalıyız.

O tavır herkesçe bilinen Milli Demokratik Devrim (MDD) ve Sosyalist Devrim (SD) zıtlaşmasının getirdiği buhrandı ve halende bana göre devam ediyor.

Öncelikle Milli Demokratik Devrim’le başlayalım, 1960′ların ikinci yarısında (TİP) içindeki bölünmenin yönlerinden biriydi. Özellikle Mehmet Ali Aybar’ın liderliğindeki Türkiye İşçi Partisi (TİP) çevresi, Milli Demokratik Devrim (MDD) ile Sosyalist Devrim (SD)’i birbirinden ayrılamaz olduğunu savunup doğrudan bir sosyalist devrimi tercih ederken, Mihri Belli’nin kavramlaştırdığı MDD çizgisi, Türkiye’ye daha uygun bir devrim olarak ikinci bir grup tarafından tercih edilmişti. Bu gruptakilere göre devrim, Sovyetler Birliği’nde Şubat 1917′deki askeri isyan ve Kasım 1917’deki Bolşevik darbe süreçlerinde olduğu gibi iki aşamalı olmalı savını savunmaktaydı. Önce MDD, ‘Askeri darbe’ şeklinde ‘Genç subayların’ önderliğinde gerçekleşecek sonra da ‘Proleter devrim’ şiddete dayanmadan kesintisiz bir şekilde işçi sınıfının hâkimiyetini kuracaktı. (Bu görüşün şuan ki temsilcisi ve devamcısı D. Perinçek’in önderliğini yaptığı İşçi Partisi’dir. .)

Çünkü MDD ile SD’den farklı türde çelişkilerin çözümünü içermekte, dolayısıyla farklı hedef ve ittifaklara dayansalar da birbirlerini tamamlamaktaydı.

Sosyalist Devrim ise, kısaca devrimin şehirden geleceğini ve bunu işçilerin yapacağını savunan siyasi görüştü. Kurucusu Marx, uygulayıcısı Lenin’dir de diyebiliriz. Yani en büyük adım olan ve Ortodoks Marksistlere göre bu devrim kapitalist baskının artmasıyla örgütlü işçi sınıfının mücadeleye girmesiyle başlayan süreç ve 19. y. y’daki işçi mücadeleleri düzeni değiştirecek bir devrim yapmış olmasa da günümüzde 8 saatlik iş günü, çocukların vahşi kapitalizm karşısında amansızca sömürüsünün yasaklanmasına, sendikalaşma hakkı gibi birçok kazanımın elde edilmesini de sağlamıştı(r). Marx’ın Kapital’de uzun uzun belgelerle anlattığı ‘Britanya Kapitalizmi’nin yola gelmesinin nedeni tamamen bu Marksist mücadelenin pratik bir sonucudur. Yani ‘Marksizm sadece bir teoridir’ gibi iddialara verilecek en sağlam cevaptır da(!)

Sosyalistlerin milli meselelere bakışı

Birlik ve dayanışma ortamını bozucu mezhepsel, etnik, dini vb. konular yıllardan beri sosyalist solun içinde olduğu sorunlardandır. Kapitalizmin karşı psikolojik ve fiziksel saldırısı da bu tip aydınlığa kavuşmamış alanlardan gelmekte.

Şüphesiz bugünkü sorunun başında, milliyetler meselesi ve din üzerine yürütülen siyaset ve de savaşlarla oluşmakta hatta buna feodalizmi bile koyabiliriz, çünkü hem Güneyimizde hem de Kuzeyimizde sürmektedir. Dini çatışmalar, pratik düzlemde daha çok ulusal sorunun içerisinde konumlanıyor. Yani bugünkü durumumuzu anlatıyor. En azından Türkiye gibi laikliği biraz olsun yerleştirme aşamasında girmiş ülkelerde, işbirlikçi kapitalizm, özgürlükler adına dinsel konularda ilerici rol oynarken, aynı şekilde özgürlükler bahanesiyle ulusal sorunu çözümsüzlüğe itiyor. Tartışma konusu olan her sorun gibi, ulusal sorunun da tarihsel süreç içerisinde nasıl geliştiğini incelemek, gerek çözüm konusunda gerekse önerilen çözümlerin doğruluğu / yanlışlığı bağlamında yol gösterici olacak kuşkusuz.

Bundandır ki, Ortadoğu coğrafyasının kritik ülkesi Türkiye ve kritik halkı Kürtler de ulusal sorunun en canlı ve güncel örneklerinden. Kürt egemen / ezilen güçleri, Anadolu topraklarının sınıfsal konumuyla içli dışlıdır; bir ayağı finans kapitalin merkezi olan İstanbul’dadır, diğeri tefeci – bezirgân tabakanın kuvvetli hâkimiyet sahası Güneydoğu Anadolu’dadır.

Neticede yıllardır eleştirdikleri Türk burjuvazisinin Güneyden çekilmesini isteyen bu güçler, özelikle de Özal başta olmak üzere Demirel ve Çiller döneminde Kürt burjuvazisini oraya konuşlandırmıştırlar. Bugün Kürtleri sömüren biricik güç olan Türk sermayesi görevini Kürt sermayedarlarına bırakmıştır.

Yani bugün üzerinde çokça tartıştığımız – konuştuğumuz – ayrıştığımız – bölündüğümüz ulusal sorun kapitalizmle ile birlikte dünya halklarının gündemine gelmiştir, tıpkı terör ve terörist kavramını önümüze servis ettikleri gibi, yukarıda adını andığımız bu burjuva siyasetçiler bunun taşeronluğunu yapmışlardır aynen bugün Erdoğan ve AKP’nin yapmayı arzuladığı bu girişimin ilk ayak basıcıları rolüyle de bunun öncüleri olmuşlardır. Belki bunu istememişlerdir yani milliyetçiliği kullanmamışlardır ama dini motiflerle o pek arzu etmedikleri milliyetçiliğe hem Türkleri hem de Kürt halkını maalesef çekmişlerdir.

Oysa bugün bile terör nedir ve terörist kime denir(?) bunun ayrımını ve farkını birçoğumuz maalesef halen kavrayamıyorken kontrgerilla gibi bir sözcüğü bize yine hatırlatmışlardır.

Ulusal sorunun evrensel gelişiminde Anadolu topraklarında birçok kapitalist (emperyal oyun) gerçekleşti. Tekrarlamaktan sıkılmayacağım ve üzerine elimden geldiğince de vurgu yapacağım, en büyük oyunun şuan oynanmakta olduğu görüngüsünü göremiyorsak gerçekten bu işin planlayıcıları işlerini ya iyi yapıyorlar ya da toplum olarak hepimizin algılama gibi bir sorunu var.

Kapitalizmin örgütlenme biçimi

Kapitalizmin şafağıyla beliren bireylerin uluslar biçiminde örgütlenme süreci, dört kısımdan oluşmaktadır. Birinci dönem, burjuva devrimleri zamanıdır. İkinci dönem 1873 ekonomik kriziyle oluşmaya başlayan 20. y. yıl tekel dönemidir. Sovyet deneyiminin örnek olduğu PROLETARYA DİKTATÖRLÜĞÜ, üçüncü dönemi ve modern sınıfsız toplum da dördüncü bölümü oluşturmaktadır.

Yukarıdaki alıntı Halk Cephesi’ndendi, birde Kürt meselesine bakan birçok kişi farkında olmadan yine milliyetçilik kisvesi altında Kürt meselesine nasıl bakıyor birde ona bakalım. Örneğin kendini solcu olarak hatta bir Marksist olarak atlandırabilecek Birikim dergisi (sahibi) ve başyazarlarından bir kişi olan liberal solcu Ömer Laçiner’e bakalım: “Sol jargon içinde konuşursak en kestirme ifadeyle AKP’nin seçim zaferi bizce Türkiye’de gerçek bir burjuva devrimi yaşanmış olduğunu gösteriyor. Süreç içinde bir burjuva devrim tamamlandı ve oturdu. Türkiye’nin otantik burjuvazisi, geleneğiyle, göreneğiyle yüz yıldır iktidar mücadelesi verdiği asker, sivil bürokrata karşı verdiği savaştan galibiyetle ayrıldı. Asker, sivil bürokrat kesim artık bu otantik burjuvazinin belirlediği payla yetinmek zorunda kalacak. Burjuva demokratik devrimin düzeni kendine göre restore etme projesi kapsamında gelişmeler izleyeceğiz. Bu aşamadan sonra sosyalizmin temsil ettiği idealleri savunanların önünde bu idealleri gerçekleştirme hedefi birincil olarak gündemdedir. Toplum, artık burjuva demokratik devrimin gerektirdiği kurum ve değerleri sindirmiştir. Bunu tabii ki kendi tarzı çerçevesinde yaptı.”

Biz toprak reformu, KİT’lerin elde tutulması diyoruz Ö. Laçiner ne diyor(?) kendisine yaraşır bir çizgi çizdiği muhakkak ama bu çizginin cidden solla ilgisi bulunmamaktadır.

Bu kavga zaten, 1970′lere damgasını vuran Milli Demokratik Devrim – Sosyalist Devrim kavgasıdır ki, sosyalist devrimciler, feodal mütegalibeyi göremediklerinden finans – kapitale karşı net tavır alamamışlardır ve onların mirasçıları da bugün Laçiner benzeri yorumlar içerisinde Avrupa Birliği fonu soslu bir AKP özgürlüğü sevdasına kapılmışlardır. Kürt meselesinde de aynı özgürlükçü(!) tavırlarını göstererek yeni emperyalizmin milliyetçi – burjuva planına PKK içerisindeki Barzanici – Apocu saflaşmalarını da ustaca kullanarak gönüllü – ücretli uşaklık etmektedirler. (Bkz. Öcalan yol haritasındaki üç önemli öneriyi açıkladı) adlı yazısı PKK’nin sola bakış açısının bir önsözüdür.

Bugün bu kampın Türkiye’deki finans – kapital oligarşisine ve yandaşı tefeci – bezirgân sermayeye karşı bir görüntüsü yoktur. MDD tarafı ise Kıvılcımlı’nın “MDD’ciler: “İşbirlikçiler” dedikleri sınıfı “Emperyalizm”den başka bir şey saymakla, hem emperyalizmin tekelci kapitalizm olduğunu anlamıyorlar. Hem o yüzden 1970 Türkiyesi’ni ya Afrika ve Hindistan yahut 1919 Türkiyesi kadar gerilerde sanıyorlar” şeklinde haklı eleştirilerine maruz kalıyorlar. Sonuç olarak bir taraf tefeci – bezirgân sermayeyi, diğer taraf da finans – kapital oligarşisini göremiyor, bu şekildeki eksik tezlerini ulusal soruna da uyarlayarak Kürtleri yıllarca içinden çıkılmaz bir emperyalizm bağımlılığına itiyorlar.

“Kürt milli meselesi, yalnızca finans kapitalin direkt sömürüsüyle değil onun tefeci – bezirgân yandaşı ile de ilişkili olduğu, bugün AB fonlarına bulaşmamış sosyalist edebiyat tarafından kabul edilmiştir. Kürtlerin yoğun yaşadığı Güneydoğu Anadolu’da sermaye yatırımının olmaması da, feodal hâkimiyetin etnikçilik sosuyla uluslararası finans – kapitalin oyun sahası haline gelmesini sağlamıştır.  

Türkiye’de ise 1978′de PKK’nın köylücü – milliyetçi söylemlerinin kitlesel geçerlilik kazanmasıyla sol çevreler tarafından olayın burjuva demokratik devrim ile çözüleceği söz konusu edilmiştir. Çünkü batı kaynaklı Marksist verilere göre, feodalizm burjuvazinin düşmanıydı ve Kürt sorununun temeli olan bu tefeci – bezirgân tabaka da burjuva devrim sayesinde çözülebilirdi. Ayrıca modern emperyalistlerin kültürel haklar, dil sorunu vb. konular için özgürlükçü bir tutum takınması kuyrukçuluğa iyice bulaşmış sol içerisinde iştah kabartıcı bir rol alıyordu.

Ancak Türkiye’de kapitalizm öncesi artıkların temizlenmesi kapitalizm taraftarlığıyla değil, aralarındaki rezonanstan ötürü bizzat kapitalizm karşıtı nihai hedefi sosyalizm olan “demokratik halk devrimi” stratejisiyle olanaklıdır. Bu da Türk ve Kürt emekçilerinin ortak mücadelesinden geçer. Kürtlere verilen burjuva nitelikli özgürlükçü haklar ise proleter bilinci yükselttiği ölçüde faydalı; milliyetçiliği körüklediği ölçüde zararlı olmaktadır.” (Çağdaş Balcı, Uğuray Aydos, Halk Cephesi)

Barzani – Talabani’nin milliyetçi çözümü ile Abdullah Öcalan’ın burjuva çözümü

Yukarıdaki sözlere ilave olarak şunu söyleye biliriz, (K. Irak’ta birer halı tüccarından farkları olmayan) Barzani – Talabani’nin milliyetçi çözümü ile Abdullah Öcalan’ın burjuva çözümü arasında sıkışmış Kürt emekçilerinin, finans – kapital oligarşisine kapılmadan Türk ve Kürt emekçilerinin kardeşliğini sağlayan kültürel haklar için, sosyalist düşünce ve ortak proleter bilinçle hareket etmelidirler. Bu hem Türk hem de Kürt halkları için olmazsa olmazlar arasındadır. Bunun adı emperyalist Amerika’nın ideolojiler bitti tezinin aksine yine hem ideolojiler penceresinde hem de sınıfsal durumlardan kaynaklanan sınıf mücadelesidir.

Sonuç

Konuyu artık bağlayalım…

Huntington’ın ‘Yeni’ Osmanlısına dönme noktasında olan AKP Türkiyesi’nde, bütün aydınlanmacı – yurtsever ve emekçi kitleleri sınıf bilinçlerini var etmek adına yüzlerini radikal bir gelişime odaklanmak için sola döndürmedirler. Bu legal ya da illegal olur ama AKP’nin çöküşü Türk ve Kürt emekçileri için yeni bir baharı müjdelemekle yükümlüdür…

DİP NOT: SOL’Sempatizanlık(!) kendi içinde proletarya diktatörlüğünü taşır, proleterlerden söz etmeyen hiç bir sol yapı – örgüt – fraksiyonun soldan söz etmemesi olsa olsa liberalizmin diğer adıdır.

Genç Siviller “Rahat(sız)”

Kasım 19, 2009 yazan: halkingunlugu

Türkiye’de birden herkes demokrasi hayranı olunca ve bir demokrasi sevdasıdır gidince, darbe – marbe olacak diyenlerin aksine Türkiye acaba demokrasiye mi geçti dedim.

Hani, başbakan demokrasinin fanatiği, keza diğer liberaller ve turnusol bakanlar demokrasiyle yatıp, demokrasiyle kalkıyorlar ya. Örneğin topyekûn bir AKP’den söz etmek istemem ama onlar da şuan demokrasinin havarileri aynen başbakanları gibi. 

*

Bir ülke düşünün ki iktidar partisi tarafından kendisine muhalif bütün güçleri demokrasi düşmanı olarak görsün.

Bir başbakan düşünün ki, ulaştırma bakanıyla birlikte oturup 70 milyonluk bir ülkeyi tek kişilik bünyesiyle dinlesin, bir başbakan düşünün ki (o kadar gereksiz bakanlık var ki, sayısını bende bilmiyorum) ama ne kadar bakanlık varsaaa, hepsini tek başına yönlendirsin/yönetsin.

Aynı zamanda ve aynı anda sağlık bakanı olsun, meclis başkanı olsun, ulaştırma – mulaştırma, adalet, diyanet, dışişleri – içişleri, milli eğitim bakanı olsun. Özetle işte bu ülkede kaç tane bakanlık falan varsa ve aklınıza ne geliyorsa hepsinin başında ki “Tek” adam olsun.

Dikkat ederseniz daha (el altından) yürüttüğü MİT ve Emniyet ve diğer şube müdürlüklerinden söz etmiyorum. 

*

Şimdi bunları yazarken aklıma CHP’li Öymen’in “Dersim” üzerine mecliste söyledikleri, yani şu yürütülen iğrenç siyaset biçimi geldi. Bu maalesef sadece Öymen’e ve CHP’ye de ait değil artık, onların elinden alanlar var bu işi.

Kimler mi(?) şöyle ki, daha dün “Dersim” ve “Alevi” kelimesinden korkan, bu isimleri köşelerinde dillendiremeyen Taraf, Zaman ve Vakit vb. gibi liberal-dinci-gerici gazetecikler ve onların köşelerini tutmuş, akıl tutulması yaşayan kalemşorları (Dersim ve Aleviler denilince abdestleri bozulanlar) köşelerinden şimdi ahkâm kesiyorlar, vay be bir Dersim varmış tarzından atıp tutuyorlar. Ne diye peki? Erdoğan ve AKP iktidarını daha güçlü kılmak adına.

Dersim’de işlenenler bu ülkenin utancı ve ayıbı bunu kimse değiştiremez, her şeye güçlere yetebilir ama buna yetmeyeceğini bilmek gerekiyor. Ama şunu söyleyeyim ki AKP goygoyculuğu yapılarak Dersim savunulmaz.

Bu tarih bizim ve biz kiminle hesaplaşacağımızı gayet iyi biliyoruz. 

*

Bu arada gecenler de 47 baro temsilcisi Taksim’de “Yargının siyasallaşması ve dinlemelere karşı” yürüyüş düzenlerken lüks otellerde pankart açmayı ilke edinen Genç Siviller tıpkı 1 Mayıs’ta The Marmara Otelinde açtıkları pankart gibi Taksim Square Otelde “Darbeci baro” adlı pankart açınca yazılmayı hak ettiler. Bence Genç Sivillerin bu ve benzeri rahatsızlıkları olsa olsa AKP’ye olan eleştiriyi kaldıramamadır. Netice de AKP’nin gençlik kolları gibi çalışıyorlarmış düşüncelerini bana her fırsatta hatırlatıyorlar. Özetle şunu diyorum AKP’nin güdümündeler.

*

Çünkü kıçı kırık muhalefeti eleştirirken, geri zekâlı bir tavırla muhalefete muhalefet etmekteler. Ülkede eşitsizlik, açlık, zamlar, işsizlik ve gelir dağılımında ki uçurumlar dururken muhalefet partilerine, muhalefetliği de bunlardan gördük ya ne diyelim. Darbeciler yargılansın derken, AKP’yi eleştiren her kişiyi muhtemelen ya CHP’li ya TSK taraftarı ve darbeci olarak gören bu zihniyetin beslendiği yerin iz düşümlerini de bilmiyor da değiliz ya.

Oysa karşı oldukları o darbelerin ve darbecilerin içinde her nedense Kenan Evren’i Çankaya Köşkü’nde ağırlayan Abdullah Gül ve Evren’in kendisi yok, daha düne kadar 12 Eylül’de Evren’e alkış tutan bugünün AKP yalaması gazeteciler de yok ve yine “Çete” deyince akla gelen ilk isimler olan Çiller ve Mehmet Ağar gibi kontra güçler yok.

*

Abdullah Gül’ün birlikte yargılandığı hoca efendisini af ettiği “Kayıp trilyon” ve yine “Deniz Feneri Davası”nın asıl uygulayıcıları olan suçluların yargılanma talebi yok.

Evet, Genç Siviller şuan gerçek anlamda “Rahat(sız)” değil, neticede krokilerle, A4 üzerine düzenlenen planlarla bir askerin darbe yapabileceğini sanıyorlarsa cidden Türkiye’de bütün darbelerin Amerika’dan izin alınmadıkça yapılamayacağını kavrayamamış ve yaratılan sahte tarih bilgi ve belgeleriyle darbe karşıtlığını kendilerine seçtikleri Amerikan marka Converse logolu ayakkabılarla, marka takınarak yapılamayacağını bilmeleri lazım.

Sonuçta bu işler beş yıldızlı otellerin lüks odalarında pankart açmaya benzemez, az biraz o zengin ve yağlı kıçlarını kaldırsınlar da bu ülkede başbakanlık yaptığını sanan dini bütün Müslüman Erdoğan’ın 60 milyonluk özel üç uçağından tutunda sevgili Eminesine aldığı 65 milyonluk yüzüğünden dem vursunlar da görelim bu sivil duruşu.

Ne dersiniz, haksız mıyım(?) tabi yiyorlarsaaa…

Not: Yeraltından Notlar’da Genç Siviller üzerine yazmış olduğum diğer başlıklara “Devrimciler sokakta cemaatçiler lüks otelde” ya da diğer bir yazı olan “AKP’nin kıçında demokrasi sondajı ve ‘sol’ liboşların sınır tanımaz ahmaksızlığı”na bakılabilinir.

Tayyip Marx okusun, kapitalistler Moskova’ya gitsin!

Kasım 2, 2009 yazan: halkingunlugu

Karl_Marx_001

Ne yapmalı?

Kasım 2, 2009 yazan: halkingunlugu

tara0001“Ne yapmalı” bilindiği gibi Lenin’in ve Rus sosyal-demokrasisinin tarihi bir özetini taşır, orada bildiğimize göre; birinci dönem, ikinci ve üçüncü dönemler bölümler olarak sunulur ve yine ayırmak kaydıyla sosyaldemokrasinin teori ve programını anlatır. Belirleyici bir kitaptır, tabii ki John Reed’in “Dünyayı sarsan on gün” adlı bu yapıtıyla birlikte bu daha da anlamlı olmaktadır. Yani Çarlık Rusyası’ndan SSCB’ye kadar akan bir süreci anlatır (anlatmak istediğim SSCB’yi ya da sosyalistler hakkında her konuşan kendini bilmezlerin izlemesi gereken bir yapıttan söz etmekteyim.)

Sarsıcı bir dönemdir elbet o dönemler ama günümüz dünyasına hele hele Türkiyesi’ni anlatırken biraz daha kendi konjoktörümüze yatmamız gerekiyor, bunu da kabul ediyorum. Sırtımızı dayayacağımız yer sonuçta burası.

Özetle orada aydın tabaka narodizme karşı mücadele etme ve işçilerin arasına gitme genel çabası içindedir ve işçiler de grev hareketine katılma coşkusu içinde ve de o dönemlerde hemen hemen hepsi (bizim gibi), gençliklerinde terörist kahramanlara hayranlık duymuşlardır. O kahramanlık geleneklerinin büyüleyici etkisinden kurtulmak için bir mücadele gerektirmiştir ve bu mücadeleye girmelerini kaçınılmaz kılmıştır.

Bu aslında her yerde de böyledir, Küba dâhil Osmanlı’da da, Sovyetlerde de böyledir hatta Humeyni öncesi İran’da da böyledir bu.

Büyük bir mücadele tarihine sahiptir bu saydığımız coğrafyalar ve büyükte bir kültürü kendi içinde aynı zamanda barındırmaktadırlar.

O yüzden bakmayın siz kendine göre tarihi anlatan sözüm ona bu yeni TV tarihçilerine, herkesin kendi tarih anlatımı elbette değişkendir ve biçim değiştirebilir çağına göre.

Normaldir!

Bu var olma kaygısından ya kaynaklanmaktadır ya da iktidarlar üzerinden nemalanmak ve yer edinme meselesidir. Ama kıstası elbette bu değildir. Hani derler ya, eğri oturup doğru konuşmak gerekir. Siz Halil Berktay gibi bir devşirmeyi ve Murat Bardakçı gibilerini ne kadar tarihçi diye algılarsanız sizin tarihinizde onlarla sınırlıdır.

Sonuçta tarih bilgisini onlardan almaktasınız ve tarih bilinciniz ona göre şekil almaktadır. Tabii saydıklarımız her ne kadar tarih bilgileri olsa da (özellikle de Bardakçı gibilerinin Osmanlıyı ya da Arapvari tarihi bilgileri düşünülecek olursa) o tarihi ve bilgileri başkalarının düşünce sistemine göre ve onların hizmetine vermiş olsa da, ortada bir emek bulunmaktadır, bu tartışılır ama bari o bilgiler için bir emek vermiştir ve bunu hak etmelidirler. Yoksa bırakın tarihçi olarak anılmayı ileride şaklaban ve şarlatanların saray soytarılığı görevleri anlatılacaktır. 

Bu yüzden dürüst olmak gerekiyor, çünkü tarihin savaş vermediğini biliyoruz, tarihi tarih yapan capcanlı insandır. Bize göre, bunun savaşımını insan verir ve her şeyden bir sonrası da malum olarak tarihi oluşturur. O yüzden ismini saydığımız sözüm ona bu tarihçiler kendilerini bu konuma düşürmüşlerdirler. Tıpkı bundan bir hafta önce yaşadığınız her neyse, o günün yitiminden sonrasını tarihin oluşturduğu gibi, bunun adı da tarihtir bilincini artık kafalarında yer edindirmek zorundadırlar.

Yoksa canım sıkıldı şu tarih üzerinde biraz değişiklik yapalım ve yeni bir tarih yazalım değildir tarih.

ÖRNEKLER

Bu bağlamda birçok kişi kendi durumunu yaşadığı döneme, yani var olan iktidara yamama biçimindedir. Bu özellikle de görsel ve yazılı basında şuan böyledir. Zaten varlıklarının sebebi de budur. Örneğin Mümtaz’er Türköne, her konuşması her yazışı Osmanlıya özgüdür. Bilemiyoruz, ya içselleştirmiştir Osmanlıyı ya da içselleştirememiştir ama her konun başlangıcı ve bitimi bu adam için mutlaka Osmanlıyla bitmelidir. Bunu biliyoruz. Tıpkı bir zamanların Mehmet Barlasları konumundadır, durumu anlatırken onun gibi tespit yapmaktadır…

Örneğin Mehmet Barlas, adama bir şey sorma, konudan bağımsız bir şekilde anlatmaya başlar; biliyor musunuz aslında bu işi komünistler başlattı vb. vb. birçok zırvalık… Gerçi bugünlerde biraz değişken bir durumda ama yinede her zaman bu tür bir çıkış yapabileceğini ihtimaller arasına koymakta lazım. Sonuçta bu konuda sabıkası var adamın, hatta denemesi de bedava.

Örneğin magazin dendiğinde, cevabı büyük ihtimalle gördünüz mü bunun tarihi komünistlerle başlamıştır der bay Barlas. Oysa bir kişinin kendini komünist olarak tanımlaması ayrı bi’şey, komünist bir sistem için vardı demek ayrı ve de çok farklı şeylerdir. Bu yüzden komünist bir ülkeden söz eden birisini gördüğüm zaman, cidden tebessüm ediyorum.

Çünkü dünya üzerinde hiçbir ülke komünist bir sistemle yönetilmemiştir. Aksine SSCB hem Gorbacov sayesinde hem de bunun paralelinde emperyalların saldırısıyla bu saldırıya mahkûm edilmiştir ve dağıtılmıştır. Yani SSCB hiçbir zaman komünist sisteme geçmemiştir – geçememiştir.

Fakat yine bugün var olmamış bir ülkeyi ve sistemi yani SSCB’yi komünistlikle suçlayabilirler. Zaten yapıyorlar da. Sonuçta 65 yıldır bunlarla uğraşmaktayız ve işin açıkçası çokta görmüyorum aslında bunları.

Birçok örnek yine vermek mümkün, yeterli midir bilmiyorum ama bunların hepsini her zaman söylediğim gibi düzeltmek imkânsız gibi durmaktadır. Hangisini düzelteceksin ki?

Bu yüzden belki birçok kişi sistemi eleştirirken asimile olmaktan söz eder ama bunun kökeni bugün için, şüphesiz aydın diye tabir ettiğimiz zümreden başlamaktadır. Etkileyen, buna biçim veren sonuçta bu tür güçlerdir ve asıl asimileye uğrayan da bütün bu pislikleri yaparken yine bunlardır.

Tıpkı İstanbul için aydınların, entelektüellerin ve demokratların mekânı Taksim’dir diyenler gibi, oysa İstanbul’un en gerici yeri aksine burasıdır. Hatta feodal ilişkilerin yoğun olduğu bir ilçedir de diyebilirim, aydınların, çizerlerin, demokratların ya da entelektüellerin buraya takılması ve birer bira yudumlaması bunun kıstası değildir.

Zira Mümtaz’er Türköne’nin o Osmanlısı yeni bir sistemi öngörmemektedir belki de Taksim’de bira yudumlayanlar gibi, onun Osmanlısı olsa olsa yeni bir hegemonyan, otoriter bir yapıyı kendi içinde taşımasında yatmaktadır. Çünkü savunduğu iktidar, bilmesine rağmen ve her ne türden bir bok olsa da, taşıdığı pislik yine ne olursa olsun, onun için bir nefer olmak geçici de olsa onurdur bu saatten sonra. Zaten fiziksel olarak ve var olmayan soyut karakterini sadece bu şekilde ifade edebilir.

Beslenme kaynağı sadece ve sadece burasıdır. Yani beynini yakan kör bir cahil gibi davranmaktadırlar ve bu düşünemeyeceğiniz kadar derindedir. 

BİÇİMLENİŞ

Dolayısıyladır ki, Türkiye’de uzun bir zamandır bir taraf olma, bir biçimlenme söz konusu. Herkes bir şekilde şekillenmektedir ve buna göre de konumlanmaktadır.

Bunun sebebi var olan iktidar yani hükümettir. Onlar kendini belirledikçe karşısında ki de, şekillenmek zorundadır. Bu diyalektiktir. Örneğin birçok gazetenin köşe yazarı, AKP, TSK belirlemiştir, bütün hukuk ve guguk işler kendine bir şekilde biçim vermiştir de. O yüzden bugün sahipsiz Anadolu toprakları kendini bir boşluk içerisinde hem emperyal güçlerin hem de Huntington’ın yeni Osmanlısının narasıyla bulmuştur.

Ve maalesef bu naranın içinde Marksizm’in çok aşağısında bulunan Abdullah Öcalan’da dâhil olmak üzere, yeni Osmancıların kendini kaybetmiş naraları, köşe kapma derdinde olan liberallerin çığırtkanlığı, NATO’nun ıslah olmaz çocuğu TSK bulunmaktadır.

“Ne yapmalı”ya gelince, böyle bir sistemde ve devlet biçiminde yaşama zorunluluğumuz yok… Kendi sistemimiz de insanı ön plana çıkaran kendi devlet biçimimizi oluşturabiliriz.

Son söz olarak…

Dişleriyle korkuyu sıkıca kavramış, iktidar ve liderleri kendi penceresinden diğerleriyle birlikte uluyor, normale dönüşse kaçınılmazdır çünkü aptalların şöleni sona ermek üzeredir.

Devlet, Öcalan, PKK ve AKP… Peki, bu kimin barışı?

Ekim 22, 2009 yazan: halkingunlugu

girl&blackboardTürkiye’de son birkaç aydır bir açılım konusu tartışılır durumda, tarafları da aslında belli.

Taraftarlardan biri ABD başkanı Obama’nın öncülüğünü çektiği AKP ve bazı PKK’liler, diğer taraftaysa Kemalistler, ulusalcılar, MHP ve CHP gibi bazı takım partiler, Aydın Doğan Grubu, Cumhuriyet Gazetesi yazarları ve diaspora Ermenileri var…

Konumuz elbette her zaman ki AKP’nin bu gündemi olacaktır o da iktidar olduğu içindir, ama bu sefer her zamankinden daha da çok tartışılması gereken PKK’nin siyasal düzlemidir.

Nedir peki o siyasal düzlem(?) sınıfsal mıdır yoksa ezilen bir halk hareketinin öncülüğümüdür ve/ya da Türkiye Cumhuriyeti’ni eleştirdikleri batı emperyalizminin güdümünde yürütülen mücadele midir?

Türk burjuvazisi ile birlikte yaratılmak istenen feodalizmin ağırlığıyla birlikte, Kürt burjuvazisinin yükseltilmesi midir temel mesele(?) yoksa gelinen süreç teslimiyet ve tasfiye çizgisi midir?

Bence bu süreç PKK’nin tasfiyesiyle birlikte alınacak rolünde gerçekliğidir. Örneğin batının artık silahla bu mücadeleyi çözemediniz bunu artık siyasal düzlemde çözün telkinlerinin olduğunu söylemek gerekiyor. Ki PKK, hem PKK olduğu dönem sonunda hem de Kongra-Gel ismini aldığı süreçte bağımsızlık talebinden vazgeçtiğini ilan etmişti.

Not: Abdullah Öcalan’ın kuruluş aşamasında PKK’yi Mahir Çayan’ın devamı olarak gördüğü düşüncesi kuşkusuz Türkiye Devrimci Hareketi’ni heyecanlandırmıştır. Bu heyecan da (Öcalan’ın tabiriyle) Türk solunu heyecandan da çok bu mücadeleye destek vermeye zorunlu kılmıştır.

Zaten, Ulusların Kaderini Tayin Hakkı (UKTH)’nın koşulsuz argümanı da ezilen halklar bazındadır, destek bu biçimdedir ama bu destek daha sonra karşımıza başka formasyonlarda çıkmıştır.

Örneğin PKK’nin silahlı mücadeleyi yükselttiği bir dönem olan 1990–91 dönemlerinde ki ateş kes çağrısı Türkiye Devrimci Hareketi için büyük bir hezeyandır. Deyim yerindeyse o gün devrimi bekleyenler büyük bir kayıpla bu süreci tamamlamışlardır. (Buna bizde dâhiliz.)

Bu kayıp o dönem için Öcalan’ın kayıbı olduğu kadar Türkiye devrimcilerinin de kayıbıdır.

Çağrı
Yinede belirtmek gerekir ki, Abdullah Öcalan’ın 1999 yılında çağırdığı gurup ile 2009 yılında yine onun çağrısıyla gelen guruplara aynı misyonu yüklemenin doğru olmadığı kanısındayım. 1999–2009 tarihleri Türkiye, Kürdistan, Ortadoğu ve uluslararası konjonktür aşısından çok farklıdır. Bu bir gerçeklik, hele hele güya teslim olan bu kişilerin serbest bıraktırılması durumuysa olumlu bir adım olarak nitelendirilebilinir.

Ama şimdilik.

Bu yüzden Obama’ya bakmadan önce 5 Kasım 2007 tarihinde Oval Ofis’te Erdoğan ve Bush görüşmesine bakmakta fayda var.

Peki, orada ne var?

Kürtler de dâhil tüm ilgili tarafların PKK’nin aşılması – tasfiyesi gerektiğine ilişkin söylemde aynılaşması ve bu ortak söylemin aynı zamanda Ortadoğu’daki sorun alanlarına ilişkinde ilgili tarafların yeni bir ara konsept üzerinde mutabakat sağlamış oldukları anlamına gelmesi var.

Uluslararası verili durum; PKK’ye, Türkiye’nin demokratik değişim ve dönüşümünü militarist egemenler lehine bloke eden bir güç olarak algına bilir ya da Güney Kürdistan’daki kazanımları zora sokan ve Kürtler için hiçbir anlam ifade etmeyen (bazılarına göre) silahlı mücadele yerine; barışçıl, demokratik, siyasi ve uluslararası geçerliliği olan açık – legal mücadelenin temel alınmasını dayatmakta olduğu gerçeği de olabilir. Buna ayak diretmenin geçerli hiçbir gerekçesi olamayacağı düşüncesi de buna hâkim olabilir.

Bu yüzden olasılıkları göz ardı etmemek en iyisi.

Ama konuşanların hepsi aynı maskeyi takıyor yinede, bunlardan ilki Erdoğan ve Gül kliği, diğeri de Öcalan ve RojTv’de konuşan Cemil Bayık’ın 19 Ekim’deki röportajı: kendi fikrini söylemiyor aksine Öcalan’la aynı paralelden ateş atıyor, izleseniz görürsünüz. Açık açık söylüyor ABD, bu işi TC hükümetinden önce öngördü. Buda yeterlidir sanırım. Bundan dolayı o paraleli maalesef kuranlarsa ABD emperyalizmi ve batı hegemonyasının kitlesel nüfusunun yarattığı bir güç silsilesi oluşturuyor.

Neticede bu tartışmaların odağı Erdoğan’ın ABD ve Irak ziyareti, Suriye ile sınırların açılması Ermeni protokolünün imzalanması ve Öcalan’ın son basın açıklaması ile yeni bir tartışma ve gelişmeye evirilmiş durumda. Özetle hepsi aynı kulvardalar.

 İkinci bir not: İsrail’i unutmamak lazım.

 Bu işin içinde olmayanlarsa Türk ve Kürt emekçileridir. Yani sınıfsal bir kazanımın olmayacağı gerçeğidir.

Bu bağlamda bütün bunları Öcalan’ın iyi niyet olarak nitelediği ve teslim olmasını önerdiği gruplar ki bizce de iyi niyet grubudur. Ancak bu barış gibi önemli bir kavramın içini dolduracak iyi niyet grubu değildir ve emperyalizmin taraf olduğu bir barış girişimi hiçbir zaman demokratik olarak algılanmamalıdır. 

Üçüncü not: Abdullah Öcalan’ın İmralı’dan üç ayda bir Yeni Mahalleye kendisinin ağzıyla ‘Yol haritası’ için götürüldüğünü unutmayın.

Bu yüzden geçmiş dönemlerde Öcalan’ın Marksizm ve Leninizm bizi geriletmiştir sözü ve bayrağından orak – çekici çıkartması neyse bugün ki adımın niteliği de odur.

Kabul etmeliyiz ki süreç bize rağmen işliyor / işleyecek, emperyalizm hem tehlikeli hem de güçlü yüzünü gösteriyor çünkü. Gerçek anlamda Kürd’ün içinde olmadığı bir Kürt açılımı süreci söz konusudur ve bu noktada bölük pörçük ses çıkartan Kürt kanaat önderleri, örgüt ve aydınları elbette sürece müdahil olmak durumundadır ve zorlanacaklardır bütün bunlara. Müdahil olmaktan kasıtsa; AKP açılım yapıyor hadi valizlerimizi hazırlayalım ya da TC başbakanına rica minnet mektupları yazmak değildir elbette. Biz biliyoruz ki, içimizdeki ülkeye dönüş özlemi ancak halkların kendi kaderini tayin hakkını kullanması ve kaderi üzerindeki son sözü kendi söyleyerek halkların özgürleştiğinde söyleyeceği sözle son bulacaktır.

Yoksa PKK silahlı gücüyle Kürt halkının değil Abdullah Öcalan’ın fedaileri konumunda olacak olanlarla olacak bir süreç değildir bu. Dolayısıyla gelinen noktada uluslararası dengeler Kürtlerin dünya ve bölge konjonktüründeki konumu, Öcalan’ın fedai ordusuna neden ihtiyaç duysun değil mi(?) de diyebiliriz.

Kimsenin kendini fedai olarak sunmasına gerek yok, halk kendi fedailerini de öncülerini de yaratacak güçtedir.

Bütün mesele gidenle – gelen arasında ki temel çelişki meselesindedir.

Dönekler, sapı silik adamlar ya da dönmenin fiziksel yasası

Ekim 18, 2009 yazan: halkingunlugu

yankeeSon dönemlerde sol (sosyalizm) üzerine konuşan – çizen ve sola saldıran birçok kişi gördük, bunlara bakınca sosyalizmin bitmediğini anlıyorum. Sevindirici bir olay, zaten bunu son çeyrek yıldan fazla bir zamandır emperyalizmin kalemşorları kendi merkezlerinden söyleyip duruyorlardı.

Ne diyorlardı(?) “ideolojiler bitti”, “sosyalizm bitti” peki bittiği dedikleri şeylere neden saldırıyorlar, insan bitti dediği şeye saldırır mı?

Ya da “bitti” dedikleri şeylere kıçları yemediğinden neden gidip bir hınzırlıkla sarılıyorlar(?) bitmemiş ki kazdıkları o küçük kuyulardan sola ateş atıyorlar.

Sola (gerçek anlamda sosyalizme) saldırmanın bir anlamı olmalı diye düşünüyorum. Birçok kişide eminim benim gibi düşünüyordur ya da yukarıdaki gibi cevap sorunun kendi içindedir, zeki değiller, sol bitmedi ve korkuyorlar. Ya da alışkanlıklar ve abartılar üzerinde hayatlarını kurguluyorlar.

Büyük ihtimalle alışkanlıkları ve kurgulamış oldukları abartıları bunlara etken.

Bundan dolayı korkularını normal karşılıyorum çünkü korku gerçek anlamda “insan” içindir, bu yüzden sol (sosyalizm) bilindiği gibi toplumcudur, sosyal bağlamda insanı öne çıkarır, iktidar ve üretim araçlarının halk tarafından kontrol edildiği bir toplum fikrine dayanan bir düşünce sistemidir yani ezilmemektir, yoksulluğa karşı durmaktır, mazlumdan yana olmaktır. Özetle dünya ölçütünde Che Guevara’dır, Türkiye’de üç yoldaşıyla birlikte Deniz Gezmiş’dir, Mahir Çayan’dır, İbrahim Kaypakkaya’dır ama her halükarda Mustafa Suphi’dir.

Yani insan olabilmektir, eğer bunlar olabiliyorsanız dindar olmanız Tanrı inancı edinmiş olmanız bir şeyler değiştirmez, eğer sol din bağlamında ele alınırsa kendisine Kur’an indirilmeden önce Mekke’de müşriklerce “El emin” denendir, yani Muhammed’dir. Güvenilendir, kendi çağında ki gerçek devrimcidir.

Din üzerine de konuşabiliriz elbette ama konu uzadıkça uzar. Birçok şeyler söyleyebilirim bu yüzden, Ömer’in İslamiyet’e geçmeden önceki tavrını müminlik olarak algılıyorsa bir dindar, Muhammed’in devrimciliğini de öyle almalıdır. Bu yüzden sosyalizmin din karşıtlığını da burada yok edebiliriz sanırım. Çünkü sosyalizm toplumcudur ve özgürlükçüdür. Eğer bunları reddedersek SSCB dönemindeki imamları ya da papazları da yok saymış oluruz. Ama varlar, tarihi değiştirme gibi bir gücümüz yok başkaları gibi. Var olan budur, gücümüz yetse de değiştiremeyiz zaten. Yetineceğiz. Ayrı bir tartışma konusu ama “köleliğin” Amerika’da ve bundan bin dördüz yıl önce Muhammed döneminde nasıl kaldırıldığına bakmamız gerekiyor sanırım; bunun ilk öncüsü kimdir diye?

Şimdi bize din üzerinden saldırıyorlar, bizim için bütün kutsal yerlerimizi yok edecekler diyorlar. Bu emperyalizmin yaygarasıdır. Ama yinede din üzerinden cevaplayalım; başkaları dünyevi işlerini başka yerlerle karıştırabilir, örneğin hak aramayı – adalet istemeyi Tanrı’nın ellerine bırakabilir ya da cinsel dürtülerini cehenneme ve cennete bırakabilir. İtirazımız yerli – yersiz olabilir ama biz hak gasplarının savunuculuğunu yaparken topyekûn bir saldırı dalgasının da karşısında durarak şunu diyoruz: Tanrı kullarına dinden önce akıl vermiştir, akılcı davranmamız gerekiyor.

Köşesiz
Bu sistem, devşirmelerle daha ne kadar gidebilecektir(?) bilinmez ama kendi aydınını üretemeyen sistem, devrimci hareketin ürettiği aydını devşiriyor. Bunu din üzerinden yapamıyor, dikkat edin bunu ideolojiler üzerinden yerine getiriyor. Bütün bunların bize göstermesi gereken olguysa: döneğe muhtaç kalacak kadar zavallılaşmış bir sistemin yüzüdür yani köşesizleştirilmiş bir aydın tipinin zorunluluğudur.

Şimdi bu dönekleri hiç üşenmeden sıralayayım:

Oral Çalışlar, Çetin Altan ve familyası, Cengiz Çandar, Hadi Uluengin, Taner Akçam, Ragıp Duran vs. vs. (eksiklerim olursa siz tamamlayın.)

Yine F tipi aydınlar, Aydın Doğan ve Ciner medyasının yeni provokatörleri, Türkiye’nin bütün felaketlerinden cinsel haz duyan dönekler ve liberal cumhuriyetçiler.

Birde bunlara yeni katılanlar var ki, onlarda vatansız devşirilmiş ustalarını aratmıyorlar. Bilimdışı Harun Yahya’nın yeni vizyonu Yiğit Bulut ve Rasim Ozan Kütahyalı adlı malum kişi, yeni çıktılar -çillop gibiler- gıpgıçır istediğin gibi kullan kullanabildiğin kadar, bırak eskimesini canın isterse ve sıkıldığında at gitsin, o derece yani biri Haber Türk’te diğeri Taraf gazetesinde yazıyormuş (gerçi bu arkadaşların solla tarihi ne kadardır ya da solcuların bu arkadaşlar üzerinde ki tahribatının gerek sebebini bilmemiş olsak ta) köşesinden cılız sesiyle çemkirenler arasında yerini aldılar. Sanırım ilgi odağı olmak istiyorlar ve/ya da CHP’yi gerçek anlamda sol sanıyorlar. Eğer öyleyse cidden kandırılmış birer zavallı durumundalar.

Ya da diğer bir ihtimal, solcular bu arkadaşların bilincinde ciddi tahribatlar yarattı ki açılan her konuda –konudan bağımsız bir şekilde– Deniz Gezmiş’e, Che Guevara’ya, Chavez’e ve Fidel’e ve bilumum sosyalistim kelimesini zikir edenlere saldırıyorlar.

Kabulümüzdür saldırsınlar!

Şimdi bunları söylüyorum ya bir yandan da düşünüyorum, bunlar cidden gereken ne ilgiyi ne de zamanında duydukları övgüleri hak etmişler. Buna Rasim Ozan Kütahyalı’yı katmıyorum, onun durumu çok farklı.

Her ne kadar klişe sözler ve sığ konuşmalar yapsa da öyle.

İnsan, hayatını gizleyemez. Özellikle kader çizgisinin kırılma anları, bilincinde zonklar durur. Çünkü konuşma ve yazma yaşamın aynasıdır. Nedeniyse söylenen her şeye (sözcükler bağlamında) sözlere kutsal olarak bakıyorum. Örneğin ‘Tanrı’nın sözü dört kitapla kendini gösterir, inanıp – inanmamanız farklı bir durumdur, milyonlarca insan oradaki sözü kendi içinde kutsallaştırmıştır ve olaylara büyük ihtimalle böyle bakmaktadır. Bunun adına ben “içselleştirme” diyorum.

İdeolojiler içinde geçerlidir bu.

 Bu yüzden kim olursa olsun, ister bir edebiyatçı, ister bir politikacı, isterse istihbarat örgütünün gizli bir memuru, kendisi hakkında konuşup yazdığınızda, gizlemek için özellikle uğraşsa bile, kişiliğinin sır dolu bölgelerine götüren bir yolu mutlaka açar. Nitekim son dönemlerde bunu liberallerde de göre biliyoruz. Yaşadıkları travmaları bilemem ama bu topraklarda yaşayıp da kendi tarihin hakkında gerçek bilgiye sahip değilsen bunun adı “düşüş”dür.

 Birçok şey daha sıralayabilirim, bunlara çeşitli örnekler daha verebilirim. Ama gelin görün ki, son tatbikat kriziyle ve TRT 1’de yayımlanan bir dizi yüzünden gün yüzüne çıkan İsrail – Türkiye ilişkilerinin bütün sebebi bile ne yazık ki sosyalistlerdir. Bunu ben demiyorum, bunu dillendiren maalesef bir parça hücresiyle küçük-burjuva ayaklarına yatan ve başbakan R. Tayyip Erdoğan’ı bir kahraman haline dönüştüren liberallerden geliyor, bu kişilerin söz edilen başbakana bir secde etmedikler kaldı ki(!) şaşırtıcı bir durum içerisinde beyinlerimizi yokluyorlar.

Adamların kavramları bile söylediklerine gayriciddî öyle ki ateşli bir şekilde AKP goygoyculuğu yapıp, R. Tayyip Erdoğan’ı anti-semitizmin mimarı olarak görmeye dönük bir anlayış, işte böyle bir algı sorunu var. Oysa İsrail’in Gazze saldırısında ilk tepkiyi sosyalist bir lider olan Chavez verirken ve kendi büyük elçisinin o ülkeden çekerek o ülkeye NOTA uygularken, deyim yerindeyse ülkesinde ki İsrail büyük elçisini kendi ülkesine postalarken bunların başbakanı bay klik R. Tayyip Erdoğan İsrailli pilotların Konya ovasında uçuşlarını sağlıyordu.

İşte böylesi balık hafızalı bir aydın zümresi.

Gerçi adam en son Davos’ta “van minut” diyerek önceden hazırlanmış “Davos fatihi” pankartlarıyla karşılandı ya oda ayrı bir tartışma mevzusu.

Bu yüzden bu tip adamların yarın sol / sosyalizm üzerine övgülerini de görebilirsiniz. Bu bağlamda dönmek, fikir değiştirmek değildir. Çünkü ideoloji herhangi bir fikir değil, dünya görüşünün, hayat hakkındaki düşüncelerin tamamıdır; tek – tek insanlar söz konusu olduğundan manevi hayatının çerçevesi, ekseni ve kişiliğinin özü. Dolayısıyla dönen, herhangi bir konudaki görüşünü değil, doğrudan doğruya kendi kişiliğini terk ediyor.

Son söz
Özgürmüş, radikal hürriyetçiymiş, dönek, ipinin koparan adamdır yani bunların hepsi birer hikâye, zırvalıyorlar. Burjuvazinin ya da emperyalizmin özgürlük ve hürriyetlere nasıl baktığını biliyoruz(!) Sadece devrimcilikten değil, her türlü sınıfsal ve toplumsal değerden kopan adam tiplemesi yani insandan, insanlığı çıkardığımız zaman geride kalan şeyler silsilesi. Bütün tetikçiler böyledir, kendine devşirmeler pazarında müşteri arayan fahişeler gibidirler. Çünkü başka yolları yoktur, istihbarat örgütlerinden, medya patronluğuna kadar uzanan yelpazede görebilirsiniz bu tipleri. Bunların oluşturduğu piyasanın adı vardır: dönekler piyasası! 

 O yüzden Aydın Doğan’ın memurları, Turgay Ciner’in Adnan hocacı müritleri, Ahmet Çalık’ın ve R. Tayyip Erdoğan’ın küfürbaz silahşorları bütün bunların efendileridirler, diğer adıyla emperyalizme bağlılıktır. Özetle buradaki kutsal tapınma aracı “para”dır, para söz konusu olunca patronun şekli, ismi, fiziği, yediği – içtiği önemli değildir.

Ahlak mı(?) onlara yabancıdır işte.

İsterseniz gece – gündüz ana avrat küfür ettiğiniz kişi bile olsa bu, bunun kıstası “para”dır ve “para” burada belirleyici roldedir. Rolleri değiştirebilir o sövdüğünüz kişinin sevimli bir kanişi olabilirsiniz. Nihayetinde birazda isim yapmaktır ya bu. Bunun için geçmişinize bile küfür etmeye değer, bu annenizde olabilir – babanızda.

Bu yüzden hazır olur ya kazaren sosyalistler iktidar olursa onlar bunun korkusuyla var olmamış bir sistemin savunuculuğuna soyunup “benim dedemde komünisti” diyebilirler, benden söylemesi. 

Not: Rasim Ozan Kütahyalı’ya birçok şey “sınıfsaldır!”

Kemalizm ve ‘Bağımsızlık’

Ekim 11, 2009 yazan: halkingunlugu

panaroma

“Dinsel üzüntü, bir ölçüde gerçek üzüntünün dışavurumu ve bir başka ölçüde de gerçek üzüntüye karşı protesto oluyor. Din ezilen insanın içli ezgisini, kalpsiz bir dünyanın sıcaklığını, manevi olanın dışlandığı toplumsal koşulların maneviyatını oluşturuyor. Din, halkın afyonunu oluşturuyor.” (K. Marx, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı.)

Amerikan Bağımsızlık Savaşı, 1775 – ’83 yılları arasında Birleşik Krallık ve Kuzey Amerika’daki 13 koloni arasında geçen ve Amerika’nın kurulmasıyla sonuçlanan savaştır. Şüphesiz muhteşem bir savaştır tıpkı Kurtuluş Savaşı gibi.

Yine bizdeki ve her ülkenin bağımsızlık savaşı vb. (bizdeki gibi değil) Amerika’nın kuruluşu olan bu savaş tam bir bağımsızlık mücadelesi olarak başlamamıştır. (Sebepler ve nedenler tartışılır. .) Savaş İngiltere’nin yedi yıl gibi savaşları sonucu harcadığı paraları tekrar kazanabilmek adına Amerika’da bulunan kolonilere ağır vergiler yüklemesiyle başlamıştır (ve siz burada Osmanlıyı ya da diğer birçok nedeni düşünün) vs. vs.

Hatta Amerika’da 1985 yılında çevrilmiş olan Revolution (Devrim) filmi bunu çok iyi anlatır. Örneğin orada New York’lu Tom Dobb (Al Pacino), oğlu Ned’in (Dexter Fletcher) kötü niyetli çavuş Peasy (Donalt Sutherland) yüzünden zorla İngiliz ordusuna katılması üzerine, istemeyerek de olsa Amerikan başkaldırısına dâhil olmasını anlatan Amerika, İngiltere ve Hollanda yapımı ortak film o günkü koşulların durumunu ve Amerika’nın ‘bağımsızlığı’nı az çok anlatır izleyiciye.

Bu yüzden başka şeylere fitne katmak adına üzerine olanı yapmakta geri durmayan Amerikalılar, kendi tarihleri söz konusu olduğunda kesinlikle taviz vermemektedirler bu film ve diğer birçok kahramanlık filmlerinde olduğu gibi.

Her boku yerler ama adamların ulusal sanrıları vardır ona dokundurtmazlar. Çünkü değerleri var’dır.

Birde değiştirilemez anayasaları.

Peki, bizi Amerikalılardan ayrına şey nedir(?) ya da Amerikalılara özenen ve o vb. gibi imparatorlukların propagandasını köşelerinden yapanlardan bizleri ayıran gerçek neden nedir(?), kuruluşumuzu ve ‘kurtuluşumuzu’ bize gerçek anlamda kim anlatacak, okula ilk adım attığımız o ilkokul öğretmenlerimiz mi ya da Türkçe konuşmasını daha doğru dürüst bile bilemeyen ve de iyi eğitim al(a)mamış aile bireylerimiz mi ya da son sekiz yıldır Kemalizm’i tartışmaya açan imam hatip mezunu olan ve iyi hatip AKP iktidarı mı?

Sanırım bu saydığım bütün olguların hepsinde birer yükseklik korkusu mevcut, çünkü son sekiz yıldır (İslam değil) Müslümancılar üzerinden, Kemalizm’in özellikle de liberaller üzerinden eleştirilmesi pekte sağlıklı bir şey değil. Çünkü bunun en iyi eleştirisini ve çözümlemesini yine Marksistler vermişlerdir. Liberallerimiz belki tanımadığı ama o akıl babaları bay Amerikalı meslektaşları gibi özenmiş olabilirler onlara bu konuda. Normaldir; değirmenin suyu orasıdır. Ama en azından şu son günlerde Fransızlar gibi şımarmadan ve de ukalaca davranmayabilirlerde. Çünkü Amerikalılar (belki de) Vietnam Savaşı, SSCB’nin dağıtılması ve kendisini dünyanın jandarması olarak tanımlamamasından önce ve sonra kendi halkına yabancılaşamamıştı bu kadar. Zira bugün yabancılaşmış olabilir ve/ya da emperyalist bir devlet olarak ezilen halklar nezdinde tepemizde bir sağa – bir sola gelip gidebilirler.

Bu normaldir de, emperyalizm doğası gereği kendisine uygun bir politika izliyor ve tırnak içinde bazı -gerçek- sosyalistlerin, özelikle de Marksistlerin o muhteşem öngörüleri olmasa gerçekten durumumuz içler açısı. Allah’tan onlarda doğası gereği emperyal politikalara karşı tavır takınıyorlar.

Ya olmasalardı?

Çünkü özelikle de kuşak çatışması yaşayan birçok kişi sağlıklı düşünememektir ve bir demagoji furyasının içindedir. Anlam veremediğim de zaten budur. Kemalizm kötüdür, e kötüdür ya gerisi, peki siz ne kadar hüner katıyorsunuz bu işlenenlere?

Soru budur(?)!

Ya da iyilik kattığınız olgulardan söz edin!

Radikal Müslümancılarımızın buna kattığı tek şey “biz laikler iktidarda olduğu zaman Kur’an’ı saklamak zorunda kaldık”, beğeniriz – beğenmeyiz bu hoş bir durumda değildir (ama ben yinede Tanrı’nın boş vakti varsa eğer, özelliklede Türkiyeli Müslümanlarımızla ilgilenmesi için dua ediyorum) peki Kemalist ve dinci iktidar kaygısını taşıyan diğer ‘ötekilerin’ durumu ne olacak?

Ya da onların yaşadıkları?

Çünkü bu baskıları yalnız onlar yaşamadılar. Kimsenin o ‘ötekiler’den daha fazla haklı Kemalizm eleştirisi olamaz, birilerinin çalıştığı ve yaptığı iş konumundan dolayı kendini haklı gösteremeyeceği gibi bu konu hakkında da kendini haklı göstermesi söz konusu bile olmamalı bence. Çoğunluk olarak ideolojilerini birer bayrak halinde ellerinde taşıyor olsalar bile. Devletin memuru, askeri, polisi, kolluk kuvvet gücü ve o memurların maaşlı çocukları, Marks’ın tabiriyle şunu iyi bilmeliler ki, “Şimdiye kadarki bütün toplumların tarihi, sınıf savaşımları tarihidir..”

Yani yıllardır azınlık olarak o ‘ötekiler’ karşısında bunların bugün zoraki etkilenmeleri ne gerçekçi duruyor ne de samimi.

Sistemin bir şekilde, şu bu adıyla, onun bunun ayıbı falan diyerek onlardan da söz etmek istemiyorum. Ya da sistemin alt ve üst başılılığından. .

Bu zorlan bloggerlerin duvarlarına yapıştırılmış ne Hrant fotoğrafı, ne Deniz’in, Mahir’in, İbrahim’in ne de inanmadığı ama hayranlıkla okuduğu o gerilla mücadelesinde ki Che posterleriyle karıştırılabilinir.

Çünkü bir Marksist olarak Türkiye Devrimci Hareketi içerisinde İbrahim Kaypakkaya’nın Kemalizm eleştirisi tam da şu sözcüklerde başlamaktadır: “Kemalistlerin ‘tam bağımsızlık’ ilkesi, ‘yarı sömürge’ yapıyı seve seve kabullenmek anlamına gelir…” Yani Kemalizm’in mirasçılığı konusunda “İngiliz, Fransız, Alman emperyalistleriyle ‘sınıf kardeşliği’ nişanesidir” der. Zaten emperyalizmle Kemalist Hareket arasındaki işbirliği iyice bilince çıkarılmadığından ve cumhuriyet tarihi boyunca egemen sınıfların farklı kesimlerinin birbiriyle çekişmesinden medet umulduğundan dolayı günümüzde de “tam bağımsızlık” denen şeyin aslında bir çelik çomak oyunu olarak sürdürüldüğü fark edilmemektedir. Bilinmez ama belki de Müslümanlar bunu yeni fark ettiler.

Bu yüzden Amerikan’ın kendi bağımsızlığı için soyunduğu emperyal politika ne kadar önemliyse bugün Türkiye’nin bağımsızlığı ve/ya da cumhuriyetçilik olgusu (Kemalizm diye algılanmamalı) Türkiye’li gerçek sosyalistler içinde o kadar önemlidir ya da öyle olmalıdır.

Çünkü Amerika ve İngiliz ya da başka bir emperyalizme (tam anlamıyla emperyalizme) karşı duruş bağımsızlık ilkesinden geçmektedir. Çünkü sosyalizmin keskin çizgisi budur.

Ve Kemalizm bu yüzden şuan bir çocuktur.

Bundan dolayı liberallerin -liberalizm- ve İslam’ı referans alan -sahte- Müslümanlar ya da gardırop Kemalistlerinden daha tehlikeli ve öcü gibi bilinçaltımda durmaktadır. Çünkü insanlık olarak dünya ölçeğinde örneklerini yaşadık. Kemalist çizginin az çok ne yapacağını tahmin edebiliyorum belki de bu yüzden Tanrı korusun bunların yapabileceklerinin rüyalarımda göremeyeceğim kadar daha tehlikeli olabileceğini de şimdiden hissedebiliyorum.

Che Guevara bütün isyanlarıyla geri döndü: O zaten hiçbir yere gitmemişti ki!

Ekim 9, 2009 yazan: halkingunlugu

che5

Önyargılardan uzak insani duygular

Ekim 4, 2009 yazan: halkingunlugu

childrenridingbicycles

“Çocuklar öldürülmesin şekerde yiyebilsinler…”
(Nazım Hikmet)

Birçok süreçten söz ettim ve ya ettik, etmeye de devam ediyor birçoğumuz. Süreçler üzerine çok konuşacağız anlaşılan. Birçok olaylar ve olgulardan söz ediyoruz bu yüzden, bir tarihler dizisinin birer parçası olacağız yine birçoğumuz.

Bundan dolayı belki de 65 yıllık tarihi süreçte, geçtiğimiz en büyük sürecin bu süreç olduğundan yoksun birer parçası olacağız ve bu sürecin içinden öyle geçeceğiz. Bir olaylar dizisi, bir olgular dizisi, bir oyun dizisinin figüranı olacak belki de birçoğumuz.

Herkes kendi “pencere”sinden hem rezilliğini hem de “haklılığı”ndan söz edecek elbette. Bu da kabulüm. Amenna!

Bakış açısına bağlı buda, kime ve kim için(?) mantığı hâkim olacak elbette buna.

“Kürt açılımı”, şu açılım-bu açılım derken aynı iktidar paralelinde aç kalıyor, yoksulluğa maruz kalıp katlediliyoruz. Bunun TSK’sı, iktidarı yok maalesef, aynı paralelden topyekûn üzerimize ateş atılıyor. Bir mavzer yok, kazanılmış bir siper yok. neden olmasın değil, elbette bu işin içinde malum AKP iktidarı da var, TSK’sı da var, senarist olarak elbette emperyalist batılı güçlerde var. Buna güç veren destekçisi İslamcısı (Müslüman)’yla, liberaliyle, milliyetçisiyle, sosyal demokratı, solcusuyla birlikte hep birlikte kirlenmeye devam edeceğiz.

Bunun sağı-solu-ulusalcısı yok, hepimiz aynı emperyal senaryonun birer parçası oluverdik.

Ve… Kimse bir diğerini kendi göğsünde taşıma hoş görülüğüne de sahip değil.

Ya birbirimize “TSK senin ananı s.ksin” diyeceğiz ya da “Apo hepinizi düzsün” diyecek noktaya varacağız. Vardıkta. İşin ilginç tarafı şu ki, hiçbir zaman Amerikan ve/ya da batılı emperyalist güçleri eleştirmeyeceğiz, bunu sorgulamayacağız.. Ve kimse söyleyeme(ye)cek bütün bunların asıl sebebinin emperyalist güçler olduğundan, organizasyon kim oda belli değil ama herkes birbirini düzecek, kimin eli kimin cebinde de belli olmayacak. Ne güzelll değil mi?. .

Birbirimize tahammülümüz yok, ne güzel. Çünkü nedenlerimiz çok.

Nedeniyse, biri dindar 5 vakit namaz kılıyor, dini bütün birisi, diğeri zengin daha da çok kazanmak için yapamayacağı bir şey yok, bir diğeri liberal ve tehlikeli ama umudu kesmemek lazım ondan yaftalanabiliriz ve sosyal demokratın faydası olur bir iş kaparız. Herkesin kafasında küçük bi’iş var.

Ne Diyarbakır’da havan topuyla parçalanmış Ceylan’ın video görüntüleri, ne de geçmiş dönemde babasıyla birlikte katledilmiş Uğur’un fotoğrafları, ne de TSK askerlerince öldürülüp hatıra resimleri çektirilmiş gerilla resimleri.

Yok, derdimiz bu değil.

Haydi, topyekûn namaza!

Ve bütün bu olaylardan sonra Amerikalı yetkililer seyretmeye devam edecekler bizi, her zaman olduğu gibi.

Çünkü biz: geri bıraktırılmış 3. dünya ülkesiyiz ve açız.

Ve bütün bunlardan ötürü yine “Bizim çocuklar başardı” diye birbirlerine belki de övgü dolu mektuplar yazacaklar şimdiden.

Bütün bunların adının “faşizm” olduğunu biliyoruz ama buna dinin katılmasına da sözü olan da yok(?) çünkü AKP’yi eleştirmek ulusalcılık oluyor günümüz değimiyle, TSK’yı savunmak milliyetçilik, AKP’ye karşı olmak komünistlik, din üzerine görüş bildirmek inançsızlık oluyor. Bütün kavramlar dizisini birbirine karıştırmış bir şekilde yaşamaya devam ediyoruz.

Ne bir insanlık söz konusu, ne de adam akıllı bir tavır var yaşantımızda.

İnandırılmış ve kandırılmış bir toplumuz, özelliklede din söz konusu olduğunda. Buna son zamanlarda milliyetçilikte eklendi her zamanki gibi.

Çünkü bizim kitabımızda vardır; İsraillerin hepsini Siyonist görmek, farklı mezheplerdekine kız vermemek, sarışına hafif mezhep kadın muamelesi yapmak, birini zorla Müslüman yapmak, Almanları alkolik görmek, Arapları pis bellemek. .

Bu kadar düşük bir toplum görülmüş müdür, bilemiyorum.

Ne diyeyim Melis Tükel’in dediği gibi bende aynı şeyi düşünüyorum: “herkesin bünyesine biraz hümanizm diliyorum.”

Birazcığına da razıyım!