Demokrat Erdoğan…

Mayıs 20, 2013

lanÜzerinden pek bir zaman geçti, zaman zamanda kimilerince hatırlanır ama ben Erdoğan’ın Türban için “Velev ki siyasi simge” ve “Demokrasi bir araçtır” cümlelerini unutmam. Bunları Erdoğan’ın zihniyet haritasının ipuçlarından bir kaçı olarak değerlendiriyorum.

Önemsiyorum!

Keza “Biz muhafazakar demokrat bir partiyiz” cümlesini de…

Demokratlığı anladım da şu muhafazakarlıkla demokratlığı bağdaştırmayı halen bir türlü çözemedim. Demokrat olacaksın ama bir yandan da muhafazakarım diye caka satacaksın, ya da tersi. Kimse müdahale etmediği için bizimkisi (Erdoğan hazretleri) aç egoları, şişkin benciliğiyle promotere bakarak konuşuyor.

Bazen burjuvazinin nimetlerinden ve varlığından memnun olduğu için böyle konuştuğunu düşünüyorum.

Sanırım öyle…

Bu yüzden ülkemizde Erdoğan’ı “Gömlek değiştirdi”, “İleri demokrasinin yapıcısı”, “Vizyon sahibi lider” gibi sıfatlarla değerlendirenleri düşündükçe de tebessüm ederim.

Şimdi bunları sıralayınca burjuva demokrasisine neden inanayım ya da halk neden inansın(!), üstelik Erdoğan’ın 11 yıllık icraatları ortadayken diye sorarım, öyle değil mi?

Ha bu arada Erdoğan’ın, o burjuvazinin “Demokrasi”sine itibar etmemesini de tutarsızlık kabul ederim. Beşeri mi yoksa ilahi kudret mi desem bazen “Besmele” çekip ilahi bir otorotiye bağlı olmasının etkisi de var galiba. Kanımca Erdoğan’ın dünyevi olanla olmayanı birbirine karıştırdığı alanlardan biri de budur. İnancı, hem bu dünyayı hem de öbürünü ıskalamamayı gerektiren bir inanç. İşi hakikaten zor. Tanrı kelamı ile son derece beşeri olan demokrasisinin işlevini birbirine karıştırmasının nedeni bu.

Bazen öyle tuhaflıklar yapıyor ki, Erdoğan’ın yer yer kendini (zenci kelimesi kendisine aittir, yoksa ben siyahi cümlesini tercih ederim) “Zenci” olarak tanımlamasını, bir şiir yüzünden yattığı Metris Cezaevin de ne çileler çektiğinden dem vurabiliyor. Duyan da Erdoğan’ın yıllar yılı sefalet içinde işkencelere maruz kaldığını sanır, oysa yatmışlığı 3.5 ay gibi bir süredir ve Metris’te de deyim yerindeyse “Çiftlik hayatı” sürmüştür.

Elbette buda bir araç(?) demokrasinin bir aracı. Kızının başörtülüyken üniversiteye gidememesi de!

Bu sahne çok trajiktir ve Yeşilçam sahnelerine taş çıkartacak repliklerle doludur.

Gidememiştir ama Amerika’da başörtüsüyle haremlik-selamlık pizza partisi düzenleyerek ABD’deki İslamcı gençliği eğlendiren bir başbakan çocuğu olarak Türkiye’yi temsil etmiştir. Okulunu tamamlar tamamlamaz da soluğu babasının yanında alarak ayda 45 bin TL’ye babasına danışmanlık yapmaktadır. Asıl sahneyse kızın babasına “Baba kızına akıl danışıyor” veryansınıdır.

Görüyorsunuz değil mi(?) çağdaş olmayı ve demokratlığı, burada her yanıyla bir aydınlanma söz konusu. Ampul misali!

Bütün bunlar olur biterken Erdoğan’ın kimi yakınlarının da belirttiği üzere, kitap okumayla arasının pek hoş olmadığı yolunda yaygın bir kanı var. Daha çok şiirle içli dışlı olduğunu biliyoruz ki bazı şiirlerin ya şairlerini ya da dizelerini birbirine karıştırdığına da çokta tanığız. O nedenle Erdoğan hazretlerinin Platon’u ya da Antik dönemi okumuş mudur türü bir soru, pek gereksiz kaçabilir. Ya da demokrasi denince herhangi bir Yunan filozofunun yapıtlarından birini okumuş mudur bilmiyoruz ama çoğu zaman hepimizi şaşırtan okumalar yapabiliyor.

Örneğin: Antik dönem, doğrudan demokrasi olarak Erdoğan’a çok yakın bir sistemdir. Ya da oligarşik düzen ve/ya da seçkinci görüş (Elitizm) kralların iktidarda olmasını isteyen görüştür, bu da Erdoğan’a yakın bir görüştür. Bu görüşün babası da Platon’dur.

Şimdi geçmişten yani Yunan medeniyetinden bir büyük düşünür adamın işaret ettiği biri olarak, Batı medeniyetinin üç ayağından biri olan Yunan felsefesinden izler taşıyor olmak önemlidir. Bir AKP yalamasının (sanırım Bursa AKP milletvekiliydi) koltuğunu sağlama almak adına “Başbakanımız Peygamber soyundan gelmektedir, başbakana dokunmak ibadettir” çıkışına nazar bir şeydir. Pek tabii dokunulmazlıklar kaldırılmadığı için, bizde zaten ibadetimizi yerine getiremiyoruz. Bu başka bir konu yoksa cümle aleme nasıl ibadet edinildiğini gösterebilirdik.

Kabulümdür: Erdoğan hem ülkenin Batı’sıdır hem de Ortadoğu’sudur, kanıtı da BOP Eşbaşkanlığıdır, birde ABD devlet başkanı Barack Obama var, o da nihayetinde bir kölenin torunu olarak rengi siyah olmasına rağmen Saray’ın halen “Beyaz” olduğunu bize göstermiştir. Zaten BOP Eşbaşkanlığı görevini paylaşmaktadırlar. Medeniyet soyluluğu işte, böyle bir şey. Medeniyete katkısı olmayan Türk / Müslüman dünyasından böyle birisinin çıkması 100 yılda bir gerçekleşen “Mucizevi” bir şeydir ya da irsiyet bağıyla da olsa günümüzdeki temsilcisi olması bakımından Erdoğan’la gurur duyulmaya yol açmalıdır.

Ben tüyoyu verdim, belki Nazlı Ilıcak, Mümtazer Türköne, Engin Ardıç bunun üzerine yazabilirler, onur düşkünlüğü söz konusu olunca onların ilgi alanına giriyor şüphesiz.

11 yıldır tek başına (ABD ve Cemaati saymazsak) koca bir devlet biçimini sırtlamış, savaş konusunda Suriye meselesindeki tutumu ortada. Savaşı sevmese de, sevmediği bir şeyi ısrarla isteyenine tanık olmuşluğumuz da yok ama bu da sanırım demokrasinin gereklerinden biri.

Son 11 yıldır AKP’nin uygulaya geldiği demokrasiden tiksindiğimi söyleyeceğim ama sizin de işiniz gücünüz AKP’yi ve Erdoğan’ı eleştirmek diyeceksiniz o yüzden…

Platon, Erdoğan bedensel akrabalık hikaye: yaşasın demokrasi!

Başkan siyah ama…

Mart 8, 2013

Barack ObamaBeyaz Saray’a çıkma hakkını kazanan ilk siyahi Amerikalı olan Barack Obama “Başkan siyah olabilir ama saray her zaman beyaz kalacak” sözünü doğrulamaya devam ediyor. Obama’nın General David Patreus’un yerine düşündüğü isim: “İleri Sorgu Teknikleri” ile işkenceyi sistematik hale getiren, Guantanamo işkence üssü ile anılan Bush döneminin CIA yöneticilerinden, “Suikastçı Çar” namıyla anılan John Brennan.

Eren Akyol’dan alıntıyla başlayalım: Bush döneminin kıdemli CIA yöneticilerinden biri olan Brennan, bu dönemlerde uygulanan tartışmalı güvenlik politikalarından birçoğunun, ilk elden sorumlusu.

Hatırlatalım: George W. Bush, yakaladığı terör şüphelilerine başta Guantanamo üssü olmak üzere dünyanın dört bir yanına yayılmış gizli CIA hapishanelerinde “İleri Sorgulama Teknikleri”yle işkence yapıyordu. Obama ise hiç bu zahmete girmeden doğrudan imha yöntemlerini kullanmayı tercih ediyor.

Obama Amerika’da yapılan seçimlerde başkanlık koltuğuna oturmadan hemen önce 2009 yılında “Sadece teninin rengi siyah” derken bunu kastediyordum. Bakınız: Barack ‘Hüseyin’ Obama’nın seçilmesi üzerine… Bush’un Afganistan’la başlayıp Irak’ı işgal etmesiyle başlayan süreç bir kez daha devrimci (Marksizm’i) Marksistleri haklı çıkarmış oldu.

Öyle ki “İleri Sorgulama Teknikleri” (suyla nefesini kesip boğulma psikolojisi yaratılan bir işkence türü) gibi sistematik bir hale dönüştürülmüştü. Ayrıca Obama ve Brennan’ın, adeta yeni bir oyuncakmış gibi kamuoyuna tanıttığı bu sisteme dayalı olarak, İHA’ların (İnsansız Hava Aracı) tarafından yapılan bombalamalarda, 200’ü aşkın çocuk olmak üzere yaklaşık 3 bin insan yaşamını yitirdi.

Bush’un Irak işgali macerasından geriye, Obama’nın Ortadoğu fantezileri kaldı. Bu işi şimdi Suriye’de kendilerinin pis ilişkiler taşeronu AKP iktidarı başta olmak üzere, Arap coğrafyasında (S. Arabistan, Katar vb. gibi ülkelerden) kotardıkları idamlık mahkûmları Suriye cephesine sürerek “Esad’ın aslında Beşşar Esad olmadığını, Esed olduğunu” ve orada bir diktatörlük olduğunu söyleyerek devam ettiriyorlar. Onlar kime zalim derse zalim, kime demokrasi kahramanı derlerse demokrasi ve kime diktatör derlerse bizimde onlara diktatör dememizi istiyorlar.

Onlar diktatör deyince diktatör, kahraman derlerse kahraman olarak göreceğimizi sanıyorlar. Oysa böylesi bir zorunluluğumuz yok, hele hele emperyalist devletleri desteklemek gibi bir seçeneği öne sürmek ise düpedüz ahmaklıktan öte bir şey değil.

Emperyalizme karşı kim mücadele yürütüyorsa bizce Mahir Çayan’ında belirttiği üzere: ihtilalci de, ilerici de, devrimci de O’dur. Çünkü ezilendir. Emperyalizme karşı olmayı anlatır. Bütün bunlar hem de etnik kökeni ve dini ne olursa olsun, ezilen / mazlum halkların hakkının ve hukukunun savunulması anlamına gelir.

Devrimci Marksizm bu yüzden bu kadar basit ve nettir…

AKP’den umutlu olmak

Mart 8, 2013

dhb-halkinbirligiAKP’nin şakası yok, üstelik 10 yıldır da söylüyoruz…

Malum bizimkiler (bizimkiler dedik ya, başlıkta AKP’den umutlu olmak olunca, bazıları tarafından AKP’ci damgası yemesek iyi) önlerine uzun zamandır bir hedef koymuşlar:  2023.

Bu tarihi göremeyeceklerini biliyorum, ama niyet önemli derler ya bunların niyetini okumak önemli.

Şakası yok derken, hadi canım diyenler biz söylerken her şey yaptılar, ne mi(?) örneğin: bazen “Darbeci”, bazen “Ergenekoncu”, bazen de “Demokrasi” karşıtı…

Bugün Ergenekon’un yanına Devrimci Karargâh Örgütü ve KCK davaları eklendi, Ergenekon’da ulusalcılar biçildi, Devrimci Karargâh üzerinden devrimcilere gözdağı verildi, KCK davasıyla da Kürtler tasfiye edilmeye çalışılıyor. İslami faşizm Türkiye’de böyle yükselirken, aynı zamanda da sağcıları ve solcuları da aynı potada da eritti, öyle ki Yargı, HSYK, Emniyet, TSK bugün AKP’nin elinde değil bilakis cemaatin yükümlülüğü ve yaptırımı altında, geriye bir MİT kaldı(!), o da Tayyip kliğinin elinde, bizimkisi Nakşi ya cemaati iplemiyor, takmıyor, bay Gül ise cemaat konusunda oldukça hassas ve kırılgan gibi duruyor. Hatta padişah bozuntusu Tayyip dışında bütün AKP’li yardakçılar (köleler terimi daha uygun sanırım) vekiller her gün demeç demeç hoca efendilerine selam gönderiyorlar basın üzerinden. Yalarız, yutarız tarzından…

Dedik ya: AKP bir sermaye partisi, sermayeyle birlikte finans kapitale, yani kâğıt paraya dayalı bir iktidar. Hoca efendinin din çarkı da öyle. Bu iktidar ve padişah bozuntusu Tayyip efendinin ağzından hiç düşmeyen “Koalisyonlar ülkeye bir fayda vermedi, tek başına iktidar olarak onların yapamadığını yaptık”larla günü idare etmenin peşinde de olsa, şu son günlerde bir kez daha gördük en büyük koalisyon AKP’nin 10 yıllık siyasi tarihinde gerçekleşmiş: ABD-AKP-Cemaat paradigmasında belki de nesiller sürecek bir yapı oluşturmaya çalışıyorlar… Şakası yok derken kastımız biraz da bu…

Şimdi çattırtıyor bu koalisyon, çokta büyük bir gürültü çıkaracağa benziyor… Ömür boyu seviyeli bir ilişkileri olacak değil ya, her şeyi halettiler neticede, sağ-sol, en son Feto karşıtı diğer irili-ufaklı cemaatleri bertaraf etmekti onu da yaptılar. Malumdur Allah katında okunmuş-üflenmiş Cübbeli içerideydi de, hoca efendisine söz verip bir de üstüne hoca efendi için “Rüyaya yatınca” salıverdiler… Nasıl derler Allah bile yetişemiyor bunlara…

Türkiye’deyiz diyoruz, onlar Ortadoğu’dayız diyorlar. Alakamız yok oysa ne biçim bir çelişkidir ki, zoraki bir Ortadoğululuğumuz söz konusu oldu. Varsın olsun!

Çökecekler, çökerken de biz bu tuzu kurulara tahammül etmek zorundayız. Bu da zoraki bir görev!

Türkiye’deyiz, alın teriyle işinden çıkan işçiyi, patron karşısında disiplinlileri, namazını eksik etmeden çalışan işçileri anlamak zorundayız. Ufuk bu.

Sabah kalkacak işe gidecek, eve gelecek, namaz kılacak, sabah yine işe gidecek, TV kanallarında verilen her türlü ibneliği seyredip inanacak, Cuma’yı kaçırmayacak, ezan okunduğun da çalmayacak… Cuma namazından ve ezan her okunduktan sonra da günlük hayatlarına yani puştluklarına dönecek… AKP’nin tam da istediği ve yaratmak arzusu güttüğü insan profili…

Emperyalist rekabet, badem bıyıklı vizyonerlerin büyük Türkiye düşü…

Adım adım bir kâbus kuruluyor, bu kâbus kurgusu sokağa yansımak zorunda ve yansıyor da.

Bunu 15 Nisan’da Bakırköy’de gerçekleşen Grup Yorum’un “Yaşasın tam bağımsız Türkiye” konserinde 350 bin kişi olarak, 2012 – 1 Mayıs’ta Taksim Meydanı’nda ve yasaklı olmasına rağmen gerçekleşen en büyük sivil 19 Mayıs törenlerinde ve son olarakta 105 koruma, 20 zırhlı, 8 TOMA aracı ve 3600 polisle bilim düşmanlığını künyesine kazımış, eğitim politikaları İmam Hatip okulları açmakla sınırlı bir hükümetin başbakanı köklü bir bilim kuruluşuna savaşa gider gibi gittiği ODTÜ’de boyunun ölçüsünü aldığında gördük.

Bakarsanız, görürsünüz! Ben ne yapabilirim diyenleri dalga dalga burada görüyoruz.

Örgütlü güç hareket olarak güç kazanmazsa ve inisiyatifi almazsa, AKP’nin kurduğu bu yapı yine emekçilerin başına yıkılacak.

Sindirilmiş, faşist badem bıyıklıların her dediğine direnen ve aklını koruyanların, sınıfın aklını öne alan, halkın vicdanına bakmak önemlidir.

Tanrı’ya güveniyorlar ama üzerinde İngilizce “Tanrı’ya güvenmeyen”rengi yeşil yeşil Amerikan dolarlarını görüyoruz…

AKP’den umutluyuz!

Özel Yetkili Mahkeme (ÖYM)’lerin kaldırılıp, kaldırılmayacağı konusu bile bu sarsıntının ne kadar etkili olduğunu gösterdi.

Yıkılacaklar!

Büyük kırılma ise, komşularla sıfır sorun politikasını tıpkı 2023 hedefini önüne koyan padişah bozuntusunun ABD himayesindeki NATO üzerinden kendisine hibe edilen dolarlarla, Suriye üzerine kurguladığı tezgâhla başlayacak.

Kutlu olsun!

Bu yazım aylık sosyalist politik dergi olan Halkın Birliği’nin 2013 – Şubat sayısında yayımlanmıştır.

Orhan Pamuk’un dili

Aralık 13, 2012

OrhanpamuttetikciOrhan Pamuk işi gücü bırakmış ve geçenlerde (yani 10 Aralık 2012 günü) yabancı burjuva yazar – çizer kalemşor zevatıyla oturup Esad için mektup kaleme almış. Mektup deniyor fakat bana göre sipariş üzerine kaleme alınmış bir yazı.

Neyse soL gazetesi de iki gün sonra (demek ki haber değeri varmış) manşetten bir Orhancık fotoğrafı vererek eline de bir silah tutuşturmuşlar ve başlık olarak da “Orhan Pamuk tetikçiliğe başladı” demişler. Haklıdırlar, aynı şeyleri düşünüyorum, hatta bu haberi görür görmez benim aklıma ilk gelen başlıkta “Kılavuzu emperyalizm olanın” olmuştu.

Zaten o başlıkla da birkaç yerde paylaşıldı. .

Gericiler durur mu(?) soL’un bu manşetinden sonra sosyal medya denen heyula da emperyalizmin çığırtkanlığını yapan Pamuk’u yermek yerine soL’un manşetine takılı kalmış durumda.

Özetle “Nereden tutsanız elinizde kalır haberciliği” yapmışlar, zaten fazlası da beklenmez bunlardan.. Burada o haber portallarının reklamını yapmak (yapmayacağım) istemiyorum(!) ama hakikaten sınırları zorlayacak derecede paylaşımlar yapıyorlar.

Üçüncü sınıf, omurgasız, ne koku ne de ruh var…

Her şeyi geçelim gelelim konuya, Orhan Pamuk NATO generalleri adına demeç vererek bir nevi tetikçilik görevini üstlenmiş durumda. Emperyalist işgale karşı (beğenirsiniz, beğenmezsiniz) duran bir ülkenin liderine “Eğer çekilmezsen Kaddafi gibi ölünün götüne demir sokarlar”, “Ailenin de sonu kötü olur” diyebilecek kadar ne alçaltabilir, sosyal medya soL’un manşetinden sonra Orhan Pamuk ve “Fan Club”larından geçilmiyor ki neden bu kadar tutuştular anlamış da değilim, neyse. Zira o mektubu bir de bu yönden okumak gerekiyor.

Zira yine geçenlerde çarşaf çarşaf el kadar çocukların eline balta, satır, bıçak verip kafa kestirenler hakkında neden gıkları çıkmaz bu “Koyunist” sürüsünün?

Ne yani emperyalistlerle beraber Esad’ın ya da başka bir ülke liderinin(yöneticilerinin) demokrat ve/ya da diktatör olduğuna bunlar mı karar verecek, bu kadar net mi yani. Bu mudur olay?

AKP’nin paralı uşaklığını yapan o dereden beslenen ağızları da dünyanın en pis nehri olan Ergene’den bile kokmuş olan bu aydın zevatının ve onun biricik savunucusu liberallerin, ne kadar gerici eylem varsa Vakit gazetesiyle ortak alan satışına çıkmalarıyla tanınan Devrimci Sosyalist İşçi Partisi’nin kudurmaları nedendir bilinmez. Öyle ya NATO’nun emri, ABD’nin kavliyle göte çubuk sokma meraklısı bu arkadaşlardan başka kim savunacaktı Pamuk’u zaten?

İşte goy goyculuk budur.

Hrant Dink’in tetikçilerine emiri veren Ramazan Akyürek (döneminEmniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire başkanlığı ve yine Trabzon İl Emniyet Müdürü olarak görev yaptığı dönemlerde İstanbul Valisi Erol Çakır tarafından siciline -Emniyetteki hizipleşme içinde- irticai akımlara (Fethullah) yakın, dikkat edilmelidir, ibaresi düşülmüştür)  denen ve AKP’nin Hrant Dink’in Türklüğe hakaret ettiği gerekçesiyle cezasını onayan Ombudsman diye atadığı eski Yargıtay üyesi Nihat Ömeroğlu’na bi’bakın değil mi? Kendisini aklamak için de, “Dosyanın kapağında Hrant Dink değil Fırat Dink yazıyordu yea” diye komik komik savunmalar yaptığını bi’ araştırsınlar da iki çift laf etsinler.

Neyse bu kepazelik ancak bizim dini bütün Müslüman iktidara ve liberallere yakışır.

Orhan Pamuk, Bernard Levy gibi adamlar, emperyalist bir işgal tehdidi halinde, (Irak’ın işgali, Kaddafi’nin tekbirler eşliğinde linç edilmesi, taa Yugoslavya’ya kadar gider bu mesele) Avrupalı orta sınıfın zekası budur, halkları açık işgale ikna etmek ve kamuoyu oluşturmak.

Bu işlerin parolası ve sloganı bellidir: “Ne Sam ne Saddam”, “Demokrasi yokluğu”, “Kimyasal silah tehdidi”, “Halka zulüm.”

Şimdiyse Orhan Pamuk’la birlikte beş tane herif,  “Linç edilirsin, ailen de bundan nasibini alır” diyorsa, daha çaplısını aramayın.

Öyle ya Erdoğan kliği de her kürsüye çıktığında ya da bir TV kamerası gördüğünde kaşlarını çatıp BM’lere çemkirerek, NATO’yu göreve çağırıyordu.

NATO’nun himayesinde Almanya’nın göndereceği Patriot füzeleri içinde aynı ağzı kullanıyorlardı. Neymiş efendim: tetik bizim elimizde olacakmış.

Doğrudur: Türkiye bu iktidarla olsa olsa tetikçi bir ülke olur. O ülkenin yazarı da işgalci dili…

Not: Sakın Orhan Pamuk 301’den yargılandı, bu ülkede 30 bin Kürdün ve bir milyon Ermeni’nin öldürüldüğünü dile getirdiği basit beyanına girip Pamuk savunusuna koşmayın. İğrenç bir şey olur, netice de tek bir öznenin bile adını zikredemeden şimdi elli emirliğe bölünmüş (Arap Ligi), siyahilere bayrak yedirilip ulu orta linç edildikleri, kadınların bütün özgürlüğünün yok edildiği devrimin savunucuları, bu ülkenin halkından toplanan vergilerle Kuzey’de besiye çekilen ve bu işin taşıyıcı ve taşeron firması konumundaki parça parça iş alıp kendini kotaran, fason AKP’den para aldığı için bir katliamı savunanların, Özgür Suriye Ordusu adlı ulu orta yerde hırsız ve çapulcu cinayet şebekesinin destekçiliğine düşerler. Bu iş AKP’li yetkililerinin “Patriot füzeleri” konusunda ki açıklamalarına benzer, ibretliktir efendim: tetik bizim elimizde!

FKBC: Coca Cola halkların katilidir!

Kasım 18, 2012

Dünyanın en büyük marka danışmanlığı ajansı İnterbrand, bu sene 13’üncü kez yapılan “En iyi 100 küresel marka” araştırmasının sonuçlarını açıkladı. Coca Cola bu araştırmada birinci seçildi. Coca Cola’nın marka değeri bile şu anda 80 milyar dolara yakın.

Coca Cola dünyanın ünlü emperyalist bir markasıdır. Emperyalizmin simgesi haline gelmiş bu marka, dünya halklarının katledilmesi için emperyalizme verdiği desteği gizleme ihtiyacı bile duymuyor.

Temmuz ayında Coca Cola’nın sahibi CNN’de yaptığı açıklamada Temmuz ayının tüm gelirini ve bundan sonraki ayların kar paylarının İsrail Ordusu’na devredildiğini açıkladı.

Coca Cola’nın birkaç katliamı

5 Aralık 1996’da paramiliterler Kolombiya Carepa bölgesindeki Coca Cola şişeleme fabrikası olan Bebidasy Alimientos şişeleme fabrikasında sendika temsilcisi İsidro Segundo Gill’i öldürdüler. Bunun ardından kaçmayı başaran başka bir sendika liderini kaçırdılar. Katiller sendika bürolarını yakarak, kalan işçileri sendikayı terk etmeye zorladılar.

Doha sonra Coca Cola tekelinin, Kolombiya’daki 9 sendikacıyı öldürtmek için AUC’a para verdiği çıktı.

Coca Cola daha önceleri Amerika’nın halklara yönelik bütün katliamlarını destekledi. Irak’ta, Afganistan’da ve dünyanın her yerinde halklara yönelik saldırıların mali destekçilerinden biri Coca Cola oldu.

Gazze’de yüzlerce Filistinli’yi katleden, okulları, evleri yerle bir eden İsrail’in en büyük finans kaynağı Coca Cola firması, Coca Cola’nın yaptığı reklamlardan birinde aynen şöyle deniyor: “Coca Cola iç, İsrail’i destekle. Amerikan ürünlerini destekleyerek, İsrail’e destek verin.”

Coca Cola, basit ya da masum zengin bir şirket değildir. Birebir emperyalistleri destekleyen, halkın katillerini finanse eden, onları yönlendiren bir şirkettir.

Halkımıza çağrımızdır. Coca Cola içmeyin. Coca Cola emperyalizmin simgesidir. Coca Cola’yı her içtiğinizde aynı zamanda İsrail Ordusu’na bomba teminatı sağlıyorsunuz demektir.

FKBC | Faşizme Karşı Birleşik Cephe

Suriye direnişi üzerine

Ağustos 16, 2012

“Kim emperyalist boyunduruğa karşı, halkının kurtuluşu için,
bütün varlığını ortaya koyarak savaşıyorsa ihtilalci de,
devrimci de, ilerici de odur!”
(Mahir Çayan)

Suriye Ordusu, ABD ve Batılı çetelerinin desteklediği dinci teröristleri yenilgiye uğratır mı bilinmez(?) ama kendisine “Özgür Suriye Ordusu” adını veren çapulcular grubu, gerçekte küresel cihatçılar, El-Kaide militanları, paralı katiller ve “Müslüman Kardeşler”den oluşan gerici güçler an itibariyle (şuan) Halep’ten sökülüp atılıyor.

Peki, komşu bir ülkedeki meşru rejimi yıkmaya çalışan, bu amaçla İslamcı teröristlere yardım eden, onlara silah ve halkın vergilerini de alıp, ellerine AKP iktidarınca verilen ATM kartlarından kolaylıkla gidip para çeksinler diye para veren, üslenmeleri için kamplar kuran iktidar ne yapacak?

Bu olay, hem Anadolu toprakları için kara bir leke, hem de cumhuriyet tarihinin en büyük diplomatik yenilgisidir.

İşte Halep’te yaşananlar insanlığın kader savaşı gibi karşımızda duruyor. Esad ve BAAS rejimini çok sevdiğimiz (bu arada BAAS’ın nedir, ne anlama geliyor, amacı nedir üzerine ayrı bir başlık altında bir yazı yazmak gerekiyor), dahası demokratik bulduğumuz için değil: emperyalizme ve küresel gericiliğe karşı oluşan direniş hattının en önemli parçası olduğu için, bir kader savaşı.

Suriye direnişi Doğu’nun nefsi müdafaası, Batılı yeni sömürgecilere karşı mazlum milletlerin öz savunması durumuna artık gelmiştir. Öyle ki, Suriye savaşı şu gerçeğin altını bir kez daha çizdi: ne kadar radikal, köktenci vb. olurlarsa olsunlar siyasal İslamcıların ne ahlakları, ne tutarlılıkları ne de güvenilirlikleri var. Söz konusu bile değil. İlkesizler.

Tek siyaset tarzları takiye yapmak!

Amaca ulaşmak için her yolu meşru görüyor, en alçaltıcı işbirliklerine girmekten çekinmiyorlar. Suriye’de “Emperyalizm”in hizmetinde, kendi halklarına karşı savaştılar.

Tarihe yerli ve yabancı işbirlikçileriyle birlikte geçtiler, bu utanç da onlara yeter!

Che Guevara bütün isyanlarıyla geri geldi, zaten o hiçbir yere gitmemişti ki…

Haziran 17, 2012

“Che Guevara bütün isyanlarıyla geri geldi,
zaten o hiçbir yere gitmemişti ki…
(HD | YN!’)

Che’yi efsane yapan: Fidel ve O’nun önderliğinde ki Küba Devrimi ve daha sonrasında giriştiği diğer Latin Amerika kıtasında ki devrim deneyimleriydi. Kuşkusuz Che’yi bir devrimci olarak olması gerektiği gibi davrandı ve yaşadı. . Bir savaşçı, gerilla komutanı, bir teorisyen, bir bakan, bir devlet adamı ve tüm bunların toplamı olarak bir devrimciydi…

Tarih her 14 Haziran 1928’i gösterdiğinde Che’yi böyle anıyoruz… Bende ki yeri de: idolümüz, ikonlaşan ve mitleşen enternasyonalist bir değer. Bu yüzden Che’nin, doğduğu ve katledildiği günün de önemi yok aslında, istenmediği kadar ölümsüz…

Yaşı sabit değil bu yüzden, öyle ya tarih 14 Haziran 1928 ve Che’nin doğum günü olunca aklıma 2005-2006 yılları arasında kitaplığımda yer alan Jon Lee Anderson’un İthaki Yayınları’ndan çıkan “Che Guevara, Devrimci Bir Hayat” adlı yapıtı geldi.

Kitabın giriş bölümünde (Sf: 17-18) Che’nin annesinin yıllardır sakladığı bir sırdan söz ediyor…

Sır şu:

“…Aslında nüfus kâğıdında yazılı olan tarihten bir ay önce, 14 Mayıs’ta dünyaya gelmişti. O, ikizler değil, dik başlı ve kararlı bir Boğa’ydı. Bu kandırmacaya başvurmak zorunda kaldığını, çünkü Che’nin babasıyla evlendiğinde üç aylık hamile olduğunu açıklamış, evlendikten hemen sonra Buenos Aires’ten ayrılmışlar, Misiones’in uzak ve insan eli değmemiş ormanlarla kaplı bir bölgesine gitmişlerdi. Orada, kocası bir çay plantasyonunda işletmeci olarak çalışırken, kendisi de hamilelik dönemini Buenos Aires sosyetesinin gözlerinden uzak geçirmişti. Hamileliğinin son döneminde, karı koca Parana nehri boyunca seyahat ederek Rosario kentine gitmiş; doğum orada gerçekleşmiş ve bir doktor arkadaşları bebeğin nüfus kâğıdına ana babayı bir skandaldan kurtarmak için bir ay sonrasının tarihini atmıştı.”

Yazarın kitapta da dediği gibi “Çocuk büyüyünce ünlü devrimci Che olmasaydı, ana babasının sırrı onlarla birlikte gidebilirdi”, Bu yüzden Che Guevara modern zamanların doğum ve ölüm belgeleri tahrif edilmiş kişilerinden biridir, zira Che hayata küçük bir çelme takarak başladı.

İşin aslı (en azından benim için) yaşı hiç sabit kalmayacak biridir Che Guevara.

Ne diyelim: “İyi ki”nin en çok yakıştığı insan, iyi ki doğdun Che…

Zafere kadar…

TKP dışında gittikçe yalnız kalanlar

Şubat 26, 2012

 “Herhalde ileridedir / Yaşanacak günlerin en güzelleri…”
(Nâzım Hikmet)

80 öncesindeki TKP’lilerin çoğunun iyi ya da kötü yorum yapmadığı, bugünlerdeyse TKP Kurucular Kurulu (daha önceki adıyla Suphi’den Bilen’e Gelenek Yaşıyor Girişimi)’nin kuruluş açıklaması yaptığı ve artık iki TKP’nin olduğu günümüzde İsmail Bilen ismi güncelliğini koruyor, bu bağlamda TKP’nin önderlerinden biri olan İsmail Bilen hakkında kısada olsa bir bilgi notu olsun istedim bu yazı. Bu yüzden tarihsel olarak bakıldığında TKP’nin 7 önemli önderlerinden biri olarak öne çıkıyor. Ürün Dergisi çevresinin ateşle savunduğu, Nâzım Hikmet’in şiirinde isminin geçtiği, bana göre gizini koruyan biri İsmail Bilen.

Bazı TKP önderleri, bunlar sırasıyla:
Mustafa Suphi
Dr. Şefik Hüsnü Değmer
Reşat Fuat Baraner
Dr. Hikmet Kıvılcımlı
Zeki Baştımar
İsmail Bilen
Mihri Belli

İsmail Bilen: 1902 Rize doğumludur ve, “Laz İsmail” olarak tanınır. Bundan başka “Marat”, “S. Üstüngel”, “R. Davos” gibi takma isimler de kullanmıştır. Gençliğinde motor-makine kurslarında eğitim gördü ve tersanede çalıştı. Kurtuluş Savaşı’nı destekleyen çeteler içinde faaliyet gösterdi.

1922 yılında TKP’ye üye oldu. Daha sonra Sovyetler Birliği’ne gidip orada 1925 yılında Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi (KUTV)’da okudu. Ülkeye geri döndüğünde TKP adına güney illerinde örgütlenme faaliyetlerinde bulundu. 1927 tevkifatında gıyaben yargılandı, 3 aya mahkum oldu. 1929’da Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Ferit Kalmuk ile tutuklandı. (Bu tevkifatta bazı tavırlarından dolayı, Hikmet Kıvılcımlı ile aralarının açıldığı söylenir.) 4 yıl 6 ay 15 gün ceza aldı. 1934’te Sovyetler Birliği’ne gitti ve ölümüne kadar yurtdışında kaldı. Komintern’de çalıştı. Bu yıllarda Stalin’in temizlik hareketina adı karıştı. Her ne kadar bir iddiayla birlikte tartışılsa da Vikipedi gibi, özgür ansiklopedilerde bu bilgi geçmez ama Baytar Cevdet, Baytar Salih Hacıoğulu ve bir grup Türk komünistinin ölüm ve sürgün olaylarından sorumlu tutulur.

1960 sonrası önce TKP Merkez Komite üyesi, sonrada Genel Sekreter Zeki Baştımar’ın ölümüyle 1973’te TKP Genel Sekreteri oldu. “Ürün” ve “TKP Merkez Komitesi Yayın Organı Atılım Dergisi”nde yazılar yazdı. Ulusal Demokratik Cephe (UDC) tezlerini geliştirerek ulusal-demokratik güçler adını verdiği CHP ve solundaki güçlerle eylem ve cephe birliği politikasını savundu.

“Savaş Yolu”, “Günümüzdeki TKP”, “Güneşli Dünya”, “Çetin Savaş” gibi kitapları da bulunan İsmail Bilen, TKP’nin 5. Kongresinden sonra 1983’te ölmüştür.

Evet, İsmail Bilen TKP’nin nicel ve nitel olarak gücünün zirvesine ulaştığı atılım döneminin genel sekreteri olarak parti tarihinde son derece önemli bir yeri bulunmuştur ve önemlidir. Oysa dün olsun tıpkı bugünde de olduğu gibi TKP’yi birer aydın kulübüne dönüştürmeye çalışma arzusunda olanlar, ikinci – üçüncü hatta dördüncü parti çalışmaları içinde ve bunların hepsi bilinçli ya da bilinçsiz bi’şekilde kendileriyle çelişmeye başladılar.

Örneğin legal TKP mi olur diye yıllardır uluorta yazılar yazıp ardından da yazdıklarına sadık kalamayanlar, legal partiler kurma telaşına düştüler. Bende merak ediyorum: öyle ya legal zemine geçmek istiyorlarsa zaten mevcut legal bir TKP var, seçimlere katılıyor, çalışıyor, burjuva medya bile bu isme yer vermek zorunda kalıyor.

Kabul etmekte gerekir ki, hakikaten de iyi işler yapıyorlar. TKP’li biri olmayarak Türkiye’nin güncel sorunlarının dışına çıkıp, liberal yavşakların ve diğer emperyal işbirlikçilerin cirit attığı bir ortamda birbirilerine ileride parti açmak için birer tipoloji oluşturmuşsusuna zemin hazırlıyor gibi davranışlar sergilenmeye başlandı başkaları tarafından. Bugün Marksist – Leninist bilime dayanan, onu Türkiye şartlarına göre uygulamak isteyenlerin bir birlik ve geniş cephe savaşı örgüt olarak karşımıza çıkıyorken, Türkiye’de gelişen hep aynı köktür ve bunun adı da TKP’dir.

Kabulümdür ve kabul edin, 1919’dan beridir TKP legalite özlemindedir.

SİP, TKP olmuş, TKP I. Kongre SBGYG ile TKP Kurucular Kurulu olup TKP adını alıp bütün açıklamalarını cemaatçi yayınlar üzerinden yapıyor, TKP-Atılım ve TKP.Net, kaldıysa Savaş Yolu çevresi ise zeminin oluşmasını bekliyor. Sosyalistler işi gücü bırakmış, sosyalistler arası mücadele veriyor.

O yüzden her şey bir yana, bütün bu tartışmalarda bütün TKP taraftar ve sempatizanları şu soruyu kendilerine sormalıdırlar. O da, TKP’nin bugüne mirasladığı yönlerin ne olduğu sorusudur(?) yoksa yalnız kalmaya mahkûmdurlar.

Komünizm lazımsa(…)

Şubat 23, 2012


Lenin’in bir sözü var, derki “Her canlı doğasına uygun bir yöntemle savaşır. Bazı böcekler etraflarına kötü bir sıvı salarlar”, burjuvalarla proleterler arasındaki yüz yıllık savaşı bilmeyen yoktur, neticede o savaş halen devam etmektedir ve sosyalist sol bunun bir parçası olmak adına sipariş edilse belki de bu kadar olmaz dedirtecek görüngüde peşi sıra ardında izler bırakarak suni tartışmalar ve sürtüşmelere cereyan ediyor. Deyim yerindeyse ortalık toz duman.

Takip etmeyenler bilmeyebilir, konu kurulan ikinci TKP üzerinden devam ediyor. Artık ülkede yasal iki tane mevcut Türkiye Komünist Partisi var.

Süreci başından itibaren takip ediyorum, Suphi’den Bilen’e Gelenek Yaşıyor Girişimi (daha sonra TKP Kurucular Kurulu adını aldılar) ve bu isimle çeşitli açıklamalar yaptılar. Kaldı ki bende daha önce şurada değinmiştim. Özetle süreci kendimce önemsediğimi ama bu işin herhangi bir heyecanın olmadığını anlatmaya çalışmıştım.

Başından itibaren şöyle bir soru soruyorum “bir ülkede kaç komünist parti olur” ya da olmalı mıdır ve/ya da o ülkenin komünist partisi ne yapar?

Oysa bu kadar bölünmüşlük ve bu kadar çok parçalanmışlık Türkiye sosyalistlerine düşmüştür izlenimi vardır ve aslında bu doğrudur da. Sanırım bu soruya en iyi cevabı geçmişte de olduğu gibi Türkiye’li devrimcilerin takınacağı durum verecek.

Türkiye’de kabul edin ya da etmeyin Türkiye Komünist Partisi adıyla bir Komünist Parti (KP) var, siz ona istediğiniz kadar eski adıyla Sosyalist İktidar Partisi (SİP) deyin, ister TKP deyin. Bugün ki şartlarda bakıldığında TKP yasal ve mevcut haliyle siyasal mücadelesine bi’şekilde devam ediyor.

Burada üstünlük ve öncülük kimdedir bilinmez ama mevcut TKP’nin çözümlemeleri, analizleri hakikaten daha somut ve nicel bir durumu kapsıyor. Çoğalıp – azalmak ya da azalıp çoğalmaya çalışmak bağlamında da önemlidir.

Tıpkı ikinci bir TKP’nin kuruluş açılımında kendine biçtiği kavramı yorumlamaya çalışması gibi.

Öyle ya sosyalist sol gelenek içinde yer alan herhangi birine mevcut partiyi sorduğunuzda, onların TKP’li değil, SİP’li olduğu cevabını alırsınız. En azından diğer devrimci fraksiyonlar legal bir zeminde hareket ettiği için TKP’lileri böyle tarif ederler. Kendilerine TKP diyor ve yasal olarak bu isim kullanılıyorsa da sosyalist bünye onların bu ismini kabul etmemiştir. Pek çok sosyalist yapı bu parti mensuplarına hâlâ SİP diye hitap etmekte…

SİP’in TKP adını alması, buna hakkı olup olmadığı ve Ürün Dergisi’nin bu konudaki yıllar süren mücadelesi yazının konusu değil. Tüm bu tartışmalarda Ürün çevresi başından sonuna dek kendince haklı da olabilir fakat bunlar Fethullah Gülen’in finanse ettiği bilinen gazete ve dergi sayfalarında tartışılacak konular değil. Okuduğunuz haber sadece cemaatin tescilli dergisinin sol içindeki en küçük yarılmayı dahi kendi safını güçlendirmek adına nasıl kaşıdığı ve yine sol içindeki kesimlerin de maalesef bu işe nasıl alet olduklarını teşhir için yazıyorum.

İşte kurulan ikinci TKP tam da bu görüngüde hareket ediyor.

Oysa var olan ve mevcut TKP’nin her türlü ayrımcılığa ve her türlü gericiliğe karşı seslerini yükseltmeleri, sadece emperyalizm karşıtı değil; aynı zamanda da açık bir yüreklilikle yurtsever olduklarını haykırmaları, emekten yana oluşları, baraj altında kalmalarına rağmen özellikle TKP’li gençlerin çok iyi örgütlenerek meclisteki muhalefete ders verecek nitelikte AKP faşizmine, cemaate karşı övülesi mücadeleleri, KCK tutuklamalarındaki hukuksuzluklara kadar Ergenekon vb. davalardaki hukuksuzlukları da dillendirmeleri ve en önemlisi Türk-Kürt birlikteliğinden yana bir tavır sergilemeleri birilerini çok rahatsız ediyor olabilir. Bir ara ayrılıkçı Kürt grupların saldırılarına bile uğradılar sırf bu yüzden. Kemalist Türk burjuva devriminin milliyetçilik hariç ilerici bir damar taşıdığını itiraf etmeleri, Kemalizm eleştirisi yaparken bu ilerici yönlerinin de hakkını teslim etmeleri nedeniyle liberaller, liberal solcular ve yine ayrılıkçı Kürt gruplarca Türkiye Kemalist Partisi(!) diye eleştirilmekte.

Evet, eleştirilecek yönleri olabilir. Örneğin TKP’li arkadaşların 1970′lerde partiye sıçrama yaptırmış, yığınlarla kucaklaştırmış Laz İsmail gibi değerlere yeterince sahip çıkmamasıdır. Fakat bir hakkı teslim etmemiz gerekmiyor mu sizce(?) var olan TKP büyük bir cesaret örneği göstererek TKP adını özgürleştiren, bu topraklarda inatla bunun mücadelesini veren, kapatılmaya karşı direnen ve en önemlisi ilkeli siyasetinden asla ödün vermeyen bir parti konumuna geldi. En azından komünist sözcüğünü bugünün gericiliğine rağmen seçim alanlarında meşrulaştırdılar.

Umarız ki, Ürün dergisi çevresinde olan eski gelenekçi arkadaşların iyi niyetli olduklarını kabul edelim. SİP’li dedikleri ve TKP adı ile faaliyet gösteren devrimcilere, “Biz TKP’de siyasal mücadelemizi vermek istiyoruz, sınıfsız sömürüsüz bir dünya için tekrar elimizi, yüreğimizi taşın altına koyuyoruz” dediler de TKP Merkez Komitesi bu soylu talebi geri mi çevirdi? Ürün dergisi çevresindeki arkadaşlar, Komünist Partisi ilk söyleşisini siyasal İslam’ın simgesi bir dergiye mi verir?

Hem TKP ile Ürüncülerin nezdinde girişilen TKP dinamiğini birbirinden ayırmak ve hem de, her ikisini de nesnel olan mücadele zemininden uzaklaştırmak. Böylece egemen ideolojiye ve politikaya bağlamak üzere komünist çevrelerdeki iradeleri zayıflatarak akıl bozmak. Sanırım olan da bu.

Komünistler (aynı anlamda kullanıyorum) sosyalistler, tarihin ilerleme çizgisinde ifadesini bulan diyalektiğin yasallığına göre, egemen sınıfın ve onun ideolojik-politik hegemonyasının tahrip ettiği bu çizginin, emperyalist kapitalizmin ve işbirlikçilerinin gerilettiği noktasında, diğer bütün sınıfsal ama egemen sınıfa karşıt olan güçlerle birlikte yer aldığının ve buradan daha geriye gitmeyeceğinin, dolayısıyla bu noktaya püskürtülen bütün diğer güçlerle birlikte ama ileriye doğru hareket ederek, asıl düşmana karşı mücadele etmesi gerektiğinin, bu anlamda bütün bu güçlerin öncüsü olmaya aday olduğunu göstermek için, doğru temelde, yani bilimsel temelde, ideolojik-politik konumlanması gerektiğinin bilincinde olmalıdır. Ve bu bilinçte, Türkiye’nin olduğu kadar, bölgenin ve dünya konjonktürünün, dolayısıyla bu konjonktürdeki sınıf mücadelesinin renginin doğru değerlendirilmesi ve politikanın bu temelde şekillendirmesi görevi de olmalıdır.

Her fırsatta, artık hangi batı merkezinde duyup akıllara sokulmuşsa, resmi tarihe veryansın edenlerin, gözlerinin önündeki gayrı resmi tarih belgelerine ilgi göstereceğini bekleyecek değiliz. Ama olup bitenleri farklı değerlendirdiğimiz açık: Türkiye artık bir ölüm kalım savaşı içindedir ve buradan ya sosyalizmle çıkılacak ya da Türkiye denilen bu yaralı şiir yarım kalacak.

Erdoğan’ın promteri

Şubat 4, 2012


Malum gündemde Erdoğan’ın şu “Dindar bir gençlik yetiştirmek istiyoruz… Ateist bir nesil yetiştirmemizi mi bekliyorsun?” diye serzenişi var muhalefet partisine. Üstelik bunları bir promterden, hece hece, sindirerek okuyordu.

Önce yukarıdaki cümleyi söyledi sonra “Millet yargıya el koydu” ve “Yargı temizleniyor” palavrasından sonra da tutuklu gazetecilere saldırıp işi yazar Paul Auster’e getirip “Cahillikle” suçladı. İşte bütün bunların hepsini kendisini koskoca başbakan olarak niteleyen Erdoğan’a promter söyletti.

Eğer ileride ülkenin adı RTE olmazsa (ki olma ihtimali yok demeyin), ya da Erdoğan adına bir müze açılırsa kesinlikle o müzede Erdoğan’ın promteride yer almalıdır.

Müzenin giriş bölümüne de şunu yazmalılar “Despot sistemlerin 21. yy’da yaşayan büyük kurucusu, halkına seslenirken bütün konuşmalarını şu promterden yapıyordu” ibaresi yer almalıdır.

Öyle ya tam dokuz (9) yıldır söylüyoruz da, anlamıyorlardı diyeceğim ama birileri ısrarla anlamamak için yine caba sarf edecek. Ya da kendilerini aptallığa vuracaklar. Aptallığa vurmak! Hakikaten iyi bi’cümle çıktı ortaya. Neyse…

Kimse bizi doğrulamazsa bile Erdoğan bunu yapıyor zaten, kendisine kocaman bir teşekkür…

Nasıl mı(?) Örneğin bildiği bilmediği şeyler üzerine ahkâm kesiyor. İkinci bir örnek, başbakan kendisinin Tanrı’nın yeryüzünde ki gölgesiymiş gibi bir davranış içine girdi. Gerçi öyle bir tanım yapıldı mı birileri tarafından bilmiyorum ama hazır WikiLeaks Barış Pehlivan ve Barış Terkoğlu’nun birlikte hazırladıkları “Sızıntı” kitabıyla yine gündeme geldi es geçmeyeyim (kitabın yayımlanmamış belgeleri şuan Aydınlık gazetesinde yayımlanmaya başladı), raporun en can alıcı kısmında Erdoğan’ı iyi tanıyan biri Amerikalılara onu şöyle özetlemiş, (bu kişi acaba Emine Erdoğan olabilir mi diye düşünmeye başladım) “Tayyip Allah’a inanıyor, ama Allah’a güvenmiyor…”

Amerikalıların tespitine göre, “Her ne kadar atıp tutuyor ve gürlüyorsa da gücünü kaybetmekten korkuyor.” Korkuyor ama bizimkisi sinirlerine hakim olamıyor bir türlü… Kızıyor, argoya vuracak cümleleri ama zor tutuyor kendini, bütün konuşmalarında çemkiriyor. Konu dindarlık ve Müslüman olmaksa, Müslüman olmanın bambaşka şartları, yönleri, biçimleri var.

Sadece ezan okunduğu için hırsızlık yapamayan yavşaklar ya da Cuma günleri hırsızlığını askıya alanlar, onbir (11) ay boyunca çalan ama Ramazanlarda köşesine çekilen ve sadece Allah’ı o gün aklına getiren diğer yavşak hacı – hoca takımını ne yapacağız?

Malumdur Erbakan 25 kez Hac’a gitmiştir, Abdullah Gül ile birlikte yargılandığı kayıp trilyonların hesabını vermemek için her türlü küçük burjuva ayaklarını denemiştir, nihayetinde A. Gül cumhurbaşkanı olup, hocasını affedince kendisinin de yargılandığı davayı otomatikman sumen altı yapmıştır. Şimdi farklı yollardan aynı şeyi yüzyılın hırsızlık davası olan Deniz Feneri’nde yapmaya çalışıyorlar.

Din dâhil(…)
Ama başbakan ve adamları geceli gündüzlü din bezirgânlığı yapıp gündem oluşturup, daha sonrada uygulamaya geçiyor. Örneğin 19 Mayıs senkorize ve eşgüdümlü hareketler içerdiği için faşizmi çağrıştırıyormuş, peki ya namaz kılmak ne oluyor, o da eşgüdümlü ve senkorize hareketler içermiyor mu?

Ya Milli Eğitim Bakanlığı’nın okullara genelgesini nereye koyacağız, genelgede veliler, öğretmenler ve öğrenciler dinimizi iyi bilsinler ve öğrensinler diye umreye gideceklermiş, ya da THY bundan sonra bütün uçak seferlerinde yolculara Kur’an dinletilecekmiş…

Gerçekten kimsiniz siz, kim veriyor size bu hakkı, neyin nasıl olacağı ya da kimin neyi nasıl düşüneceğine siz mi karar vereceksiniz, ya başkalarının istekleri ve istedikleri, onları nereye koyacaksınız? Sizin buyruğunuzu kabul etmeyenlere ne yapacaksınız, idam mı edeceksiniz, yoksa şeriat kurallarınca mı yargılanacak bundan sonra herkes?

Reform derken bundan mı söz ediyor ya da E. Ü. Tahran’ında dediği gibi medya ve sivil toplumu kontrolü altına aldığını, sendikaları lağvettiğini, cinayetlere göz yuman derin devlet polislerini terfi ettirdiğini gizlemek için bizimi kandırıyor başbakan.

“Dindar bir gençlik yetiştirmek istiyoruz…” diyor ya başbakan. Örneğin başbakan gibi olmamak ilk şart… İkinci şart illa da dindarlıktan dem vuruyorsa başbakan bu işi başka yerlerde yapacak (örneğin medreselerde) o koltukta oturmayacak, devletin görevi ve zorunlulukları özgürlüklerin önünü açmak, devlet iyilik yapmaz iyi olmak zorundadır.

O yüzden zavallı başbakanın dini az bildiğine inanlardan biri de benim, dindar demek inancını ve hayatını ona göre yaşayan kişi demek değil mi?

Öyleyse önce yaşadığı şavşatalı hayatına bi’baksın, sonra konuşsun hatta mümkünse hiç konuşmasın bu daha makbuldür.

Çalıştığım iş yerinde aklıma nereden nasıl geldiyse patronuma söylemiştim burada da söyleyeyim: Din dâhil, bütün ibnelikler zenginlerin aklından çıkmıştır…

Doğrudur!


Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.